İstanbul-Atina : Yunanistan Bisiklet Turu
Marmara, Ege, Akdeniz, Karadeniz kıyılarında ve içerilerde yaptığımız turlardan sonra artık aklımda Kuzeyden güneye gitmek, bir Sinop-Anamur turu yapmak vardı. Tur arkadaşlarıma düşüncemi açtığımda pek iştahlı olmadıklarını gördüm. Zor olacağını ve daha düz rotaları tercih edeceklerini söylediler. Bu durumda yalnız kalmıştım ama genelde yalnız olduğum için gerçekleştiremediğim bir tur olmadı. Aklıma koymuştum bir kere… Taa ki Uğur’un, geçen sene düşündüğümüz halde mali sebeplerden gerçekleştiremediğimiz Yunanistan turunu bu sene yapma teklifine kadar.
Geçen sene epeyce yeşillenmiş, rotalara bakmış, maliyet çıkarmış ama sonunda bu tur için gerekli mali yükün altına -o zaman için- girmemenin daha iyi olacağını düşünmüştük. “Seneye inşallah” demiştik kendi kendimize. İşte “seneye” olmuştu ve kendimizi Yunanistan turunu planlarken bulmuştuk birden bire. Zaten Yunanistan tur önerisi ilk kez Uğur’dan gelmişti ve sebebini, kendince, son derece geçerli bir biçimde özetlemişti : “Yollara baktım. (MapMyRide’ı kastediyor) Dümdüz ! “ :)
Tur zamanımızı Eylül ayı olarak belirlemiştik hem çok sıcak hem de çok soğuk olmasın diye. Tüm yazımız da tur hayali ve planlaması ile geçmişti. Hatta yazın başında DNR’dan bir Yunanistan haritası bile almıştım. Ve o an kendi kendimi turu bu gerçekleştireceğimize inandırmıştım. İş yoğunluğumuzun el vermemesi turun detaylı planlanmasına pek olanak sağlamıyordu ama öğle arası veya boş zamanlarda turu konuşur olmuştuk aramıza. Gerekli malzemeler, takvim, harcamalar vs. sürekli konuştuğumuz konular olmuştu. Nihayetinde de iş yerinde bir akşam kalıp dersimize daha sıkı çalışmaya başladık. Odamdaki masaya büyük Yunanistan haritasını açtık. Bilgisayarda Google Maps ve MapMyRide açıktı. Gideceğimiz yönü harita ve Google Maps üzerinden inceliyor, günlük mesafeyi çıkarıyor, akşam konaklama alternatiflerimizi , görmek üzere belirlediğimiz yerleri not alıyorduk. Kendimce Yunanistan’da mutlaka görmemiz gerekli dediğim 3 yer belirlemiştim. Tabi ki ilk sırada Selanik’te Atatürk’ün doğduğu ev vardı. İkinci olarak uzun zamandan beri haberdar olduğum ve konu Yunanistan olduğunda mutlaka görülmesi tavsiye edilen Meteora Manastırları vardı. Son olarak da Atina’daki Akropol. Toplam 12 günlük bir süre belirlemiştik Atina’ya varmak için. Sonrası ise Pire Limanı’ndan feribotla Midilli Adasına, oradan Ayvalık’a ve otobüs yolculuğuyla İstanbul’a varış şeklinde olacaktı. Aslında aklımda Ayvalık-Bandırma etabında da pedallamak vardı ama sonra vazgeçtim.
Yaptığımız plana göre tura İpsala’dan başlayacak ve sınırı geçecektik. Bisikletle sınırı geçmek bizde çok büyük bir heyecan yaratıyordu. Daha önce Doğu Karadeniz turumda Sarp Sınır Kapısı’na kadar gitmiş ama Gürcistan’a geçmemiştim. Bu sefer Yunanistan sınırını geçecektim ve doğal olarak hem merak hem de heyecan hissediyordum.
İpsala’ya Esenler otogarından otobüsle gidecektik. Uğur otogara uğrayıp firmaların otobüs saatlerini öğrenmişti. İpsala’ya günde 2 sefer varmış. Sabah 09:00 ve 15:00’te. Onun dışında saat başlarında Keşan’a otobüs varmış. Cumartesi sabah erkenden otogarda olmak gerektiğinden ve Anadolu yakasında oturduğumdan hafta için bisikletimi ve çantayı Uğur’a bırakmıştım. Cuma akşamı eşim ve kızımla vedalaşıp saatimi erkene kurdum. Ertesi gün başlayacak macerayı düşünerek uykuya daldım.
14/09/2013 – 1. Gün : İstanbul – (Otobüsle) Keşan – Alexandropolis (Dedeağaç)
Sabah erken saatte metro ve metrobüsle Avrupa yakasına geçtim. Uğur arabayla karşıladı beni. Evde bisikletleri hazırladık ve erkenden yola çıktık. 08:00 – 08:30 aralığında otogarda olmayı planlıyorduk. Hava geceden yağmur indirmiş olduğu için yerler kısmen ıslaklığını koruyordu. Özellikle yokuş aşağı çok dikkatli inmeye çalışıyorduk. Otogara yakın bir iniş sırasında önümde olan Uğur’un bisikletinin yalpaladığını gördüm. Bir anda Uğur yere düştü. Hemen durdum. Uğur da ben de şaşırmıştık. Sonra anlaşıldı ki arka fren pedleri yerinde çıkmış ve fren tutmamış. Uğur pedleri arayıp buldu ama pim yoktu. Zaten pedlerin yerinden çıkması için pimin de yerinde olmaması gerekiyordu. Pimleri yerine takmaya çalıştık ama pistonlar da yerinde oynamıştı. Takmaya zorlarken Uğur dur demeye kalmadan bir vidayı gevşetmeye çalıştı ve işte o anda damlamaya başlayan hidrolik bize sorunun büyük olduğunu gösterdi. Kendimiz halledemeyeceğimiz için Cumartesi sabah saatlerinde Bayrampaşa’da bisikletçi aramaya başladık. Tabi bulmak ne mümkün ! Ya bulduklarımız açık değildi ya da hidrolik diskten anlamıyordu. (Buna bir Salcano servisi de dahil.) Çaresiz Sirkeci’ye gitmeye karar verdik. Sirkeci’ye kadar yüklü bisikletlerle gitmek ve gelmek bizi yeterince geciktirecekti zaten ama bir de eksik fren hidroliğinin tamamlanması ve havasını alınması işlemi düşündüğümüzden uzun sürdü. Vakit öğleye yaklaştığı ve kahvaltı da yapmadığımız için bir kaşarlı dürümü de araya sıkıştırıp geri döndük. İpsala otobüsünü kaçırmış olduğumuz için ilk Keşan otobüsüne binmeye kara verdik. Tabi 2 bisikleti birden alacak olana… 13:00 otobüsüne binerek Keşan’a hareket ettik.
Keşan’a 17:00 civarında varabildik. Otobüs tüm ara duraklarda durduğu ve yolcu aldığı için düşündüğümüzden daha fazla sürdü yolculuk. 17:30 olduğunda artık yola çıkmaya hazırdık.
Keşan-İpsala arası ekstra 20 Km. demekti bugün için. Gecikmiştik ama gün kaybetmemek için sınır geçmeye karar verdik. Gece de olsa yola devam edip ilk günkü hedefimiz olan Dedeağaç’a (Alexandropolis) varacaktık. Akşam 19:00 civarı sınıra vardık. Yolu sağa çeviren tabela, araçların arka arkaya sıralanması, pasaport kontrolü kısmına geldiğimizi gösteriyordu. Ama Sarp sınır kapısında gördüğüm ve burada da olduğunu düşündüğüm “Kara Hudut Kapısı” yazısını görememiş ve altında fotoğraf çektirme hayalimi gerçekleştirememiştim. Hem Türkiye plakalı hem de Yunan plakalı araçlar bekliyordu kuyrukta. Bisikletli oluşumuz sıra beklemeden devam etmemizi sağladı. Pasaport kontrolünü geçtikten sonra tırların park ettiği, yeme-içme yerlerinin ve freeshop’un olduğu alanda durdum. Uğur’un pasaport kontrolünden geçmesini bekledim. Bu arada aynı bölgede olan tır şoförlerinin de dikkatini çektik. Yanımıza geldiler. Konuşmaya başladık ve onlardan yol hakkında bilgi aldık. Vedalaşıp araçların çıkışları ile ilgili işlemlerin yapıldığı son geçiş noktasının önünden geçtik. Meriç üzerindeki köprüye geldiğimizde macera başlıyor dedim içimden. Türkiye istikametine doğru son bir kez dönüp batık ve Yunanistan tarafına doğru ilerlemeye başladık. İçimde hafif bir tedirginlik vardı sınır geçişi ve askeri bölge olmasından dolayı. Önce Türk askerlerine iyi nöbetler diledik sonra da Yunan askerlerine selam verdik ve Yunan sınır kapısına geldik. Giriş istikameti burada da sağa doğru ayrılıyordu geliş istikametinden. Ama giriş kısmında su dolu genişçe bir havuzcuk vardı. Sanıyorum içi ilaçlı su doluydu . Araçlar bu suya girerek devam ediyorlardı sınır kapısına doğru. Bisikletli de olsak burada suya girmeden devam edemiyorduk çünkü kenarda duvarlar vardı. İşte bu noktada kendimi çok kötü hissettim. Sanki “Ayağının tozunu, kirini sil de öyle gel.” der gibiydi bu uygulama.
Sınırdaki pasaport kontrol noktasına yaklaştığımda artık akşam olmuştu. Burada da araçlar arka arkaya sıralanmıştı. Hatta Türkiye tarafında kuyrukta karşılaştığımız araçları burada da gördük. Ama bir fark vardı. Buradaki kuyruk ilerlemiyordu. Araçlar kapalı bir bariyerin önünde bekliyorlar, bariyerin arkasında da polisler ve gümrük görevlileri bekliyordu. Herhangi bir işlem vs. de yapılmıyordu. Sadece bekliyordu herkes. Sadece daha ileride Bulgaristan plakalı bir aracın şoförü sürekli arabadan bir şeyler indiriyordu. Sanırım arama yapılıyordu. En önde bekleyen araçtan birileri nöbet değişim saati olduğunu söyledi. Anlamsız bekleyiş de sürüyordu bu arada. Ben, bir cesaret bisikletimle bariyerin yanından dolaşıp ileride bekleşen görevlilerin yanı doğru gittim. Kendimce ne olduğunu öğrenmek, bu anlamsız beklemeye bir anlam kazandırmak için… Ve beklediğim anlamı da buldum. Bekleyen polislerden biri bana bariyeri göstererek geri gitmemi ve orada beklememi söyledi. Dediğini yaparak geriye döndüm. Bu sefer daha anlamlı bir şekilde beklemeye başladım. :)
Beklemek sorun değildi ama sivrisinekler ciddi sorundu. Hiçbir fırsatı kaçırmadan ısırıyorlar, ısırdıkları yeri de şişiriyorlardı. (Hatta Uğur facebook’ta paylaştı şişmiş yerlerin fotoğrafını –ki sinek ısırığı demek hafif kalıyordu bu görüntüye-) Hemen, yanıma aldığım sinek kovucu losyonu sürmeye başladım kollarıma, bacaklarıma, açık yerlerime. Evet bu gibi durular için (itiraf edeyim bu gibi durumlar için değil gece otel odasındaki davetsiz misafirler için) yanıma almıştım. Bu anlamsız bekleyişte kaç sineğe meze olacağımızı bilemediğim için tedbirimizi alalım diye. Nihayet birileri geldi, birileri gitti, aranan aracın şoförü dağıttığı eşyalarını topladı ve bariyer kalktı. Biz de hemen pasaport kontuarındaki polisin karşısında yerimizi aldık. Pasaportların vize sayfaları açık bir şekilde… Hatta yurt dışı çıkış harcımızı bile yatırdık. Onu ilgilendirir mi bilmem ama… :)
İnsan sınır geçince hemen başka bir dünyaya gireceğini sanıyor ama aslında coğrafi olarak bir değişiklik yoktu etrafta. Zaten hava da karardığı için bir şey de göremiyorduk. Tam bu sırada yaşadığımız (aslında kişisel olarak diyelim) ikinci talihsizlik ön far bağlantı noktasını kırılmış olduğu fark etmem oldu. Far düştü düşecek. Bu durumda Uğur’u öne alıp bir süre farsız onu takip ederek ilerlemeye çalıştım. Ama baktım ki önümü görmekte zorlanıyorum çareyi farı elimde tutarak ilerlemekte buldum. Gidon tutuşu zor da olsa en azından yolumu aydınlatabiliyordum.
Haritadan belirlediğimiz yol, klasik olarak, otoban dışındaki ana yoldu. Ama ummadığımız bir şekilde otobanın bisiklet ve traktörlere de açık olduğunu gösteren levhayı gördük. Gecenin o vaktinde sadece pedal basacak olmamız, çevreyi görme şansımızın olmaması, yolu bir miktar kısaltması ve en önemlisi de sağı solu kapalı bir yolda olmak ve gece vakti köpek tehdidinin az olması bizi otobandan devam etmeye yöneltti. Kısacası otobanda daha rahat olacağımızı düşündük. İşin ilginç tarafı, motorsuz araçlara –yani bisiklete- açık olan otobanda evcil havyan çıkabilir levhası da vardı. Kısaca, otoban özellikleri göstermeyen bir otoban. :) Ve duracak bir dinlenme tesisi hatta benzin istasyonu bile olmayan sadece belirli mesafelerde tuvalet ihtiyacı için yapılan tesisler barındıran bir otoban. Benzinlik veya dinlenme tesisi için yan yollara çıkılması gereken bir otoban. Ve tabi ücretsiz bir otoban.
Gece olduğundan serinlik çıkmıştı ama asıl problem çok ciddi anlamda uykumun gelmiş olmasıydı. Neredeyse bisiklet tepesinde uyumaya başlayacaktım. Uyumamak için Uğur’dan sakız aldım ve çiğnemeye başladım. Aslında kask taktığımda sakız çiğnemiyorum çünkü çiğneme hareketi kask taktığım için şakaklarımın sıkışmasına yol açıyor ve zamanla acı veriyor. :)
Uykuyu üzerimden atıp pedallara asıldım. Arada durup mesafeyi kontrol ediyorduk. Ne kadar yolumuz kaldığını gece karanlığında kestirmek biraz zor oluyordu ama levhalardaki mesafe bilgilerine de pek güvenmemiz gerektiğini 5 km. kaldığını hesapladığımız yerde Alexandropolis’e (Dedeağaç) 26 Km. kaldığını söyleyen levhayı görünce anladık. Ama gerçekte 5 km kaldığından telaşımız da kısa sürdü. Yunanistan otoban ve yollarında ilginç bir mesafe gösterim şekli var. Bizdeki gibi belirli kilometre aralıklarında mesafe belirten tabelalarla karşılaşmadık. Genelde kavşak noktalarında yer isimlerinin yanında mesafeleri yazıyordu. Bir de dikkatimizi çeken ve ne olduğuna (daha doğrusu nereyi kast ettiğine) anlam veremediğimiz bir levhada H 650 yazıyordu. 1 Km sonra H 649, H 648 … bu şekilde devam ediyordu. Bu H neresidir hala bilmiyoruz. Atina mı ? Korint mi ? Yoksa başka bir yer mi ? Ayrıca bir de yolda, yanında yer ismi yazmayan, zaman zaman son yerleşim yerinden itibaren, artarak devam eden veya gideceğimiz yere doğru azalan sayılar görüyorduk tabelalarda. Bu bizim çıkarımımız tabi. Ne kadar yol yaptığımız ya da kaldığını tahmin ediyorduk bu şekilde. Fakat beni en çok şaşırtan levha, her kilometrede artan veya azalan sayıların olduğu tabelaların arasında üzerinde sadece 0.5 yazan tabelalardı. Kısaca yolun sağı levha doluydu :) Sonunda, Yunanistan karayollarının yöneticilerinden birinin tanıdığı birilerini zengin etmek için böyle bir tabela yığını oluşturduğunu düşünmeye başladım. :) Kısaca bir yandaşı zengin etmenin örneği gibiydi.
Alexandropolis (Dedeağaç)’e vardığımızda gece saat 11:00 olmuştu. Hem yorgun hem de uykusuzduk ama çok daha önemlisi de açtık. Cumartesi gecesi olduğundan sokaklar hareketliydi. Hatta umduğumuzdan daha hareketliydi. Ama nerede bir şeyler yiyeceğimize daha da önemlisi ne yiyeceğimize karar verememiştik. En sonunda pizzada karar kıldık. Garip bakışlar arasında bir yere oturduk. Zorlukla da olsa siparişimizi verdik. Zorluğun sebebi içinde domuz eti olmayan bir pizza sipariş etmek istememizdi. Sonunda düşündüğümüzden daha büyük porsiyonda pizzalar geldi. Mideye indirdik ve kalacak yer aramaya başladık. Uğur Booking.com sitesinden bulunduğumuz (veya gideceğimiz) yerde uygun fiyatlı bir otelin yerini belirliyor ve direkt oraya yöneliyorduk. Aslında bu yöntem hem fiyat anlamında bir sürpriz yaşamamıza hem de otel ararken zaman kaybetmememize sebep oluyordu. Sonunda otele vardık ve geç vakitte duş alıp uykuya daldık.
VDO MC 2.0 WL bilgileri
İstanbul-Bayrampaşa-Sirkeci-Esenler : 30 km.
Keşan-İpsala-Sınır-Dedeağaç : 79,24 Km.
İstanbul çıkış : 13:00, Keşan Çıkış : 17:00, Varış:23:00
Sürüş zamanı : 04:23 saat
Ortalama Hız : 18,05 Km/s
Maksimum Hız : 42,09 Km/s
Ortalama Eğim Çıkış : %2
Maks. Eğim Çıkış : %5
Ortalama Eğim İniş : %-2
Maks. Eğim İniş : %-8
15/09/2013 – 2. Gün Alexandropolis(Dedeağaç) – Xanthi (İskeçe)
İlk günün yorgunluğu erken kalkamamamızın en önemli sebebiydi. Kahvaltıları otelde yapıp direkt yola çıkıyorduk ama bu da çok erken olmuyordu doğal olarak. Bugünkü ilk planda Komotini’ye (Gümülcine) ulaşmak hedefindeydik. Yol kıyıdan içeriye doğru giriyordu. Yükselip alçalacağını görmüştük MapMyRide’dan. Direkt otobana girmek yerine gidebildiğimiz kadar kıyıdan gidip sonra otobanla dağı aşalım diye düşünüyorduk. Yol dümdüz Ege’nin Kuzey kıyısında ilerliyordu. Sol tarafa baktığımda, 2 sene önce tek başıma yaptığım Marmara turunda gittiğim Gökçeada’da uzaktan gördüğüm Samotraki (Semadirek) Adası’nı görüyorduk uzaktan. Gökçeada’dayken adanın güneyini görüyordum. Bu sefer ise tam ters istikametten, kuzeyden bakıyorduk adaya. Açıkçası Gökçeada’dan görüntüsü hem daha etkileyici hem de heybetliydi.
Denize yakın düz bir şekilde ilerleyen yoldan Makri ayrımına kadar gidip sonra bağlantı yoluyla yakındaki otobana geçtik. Amacımız tırmanışları otobanın nispeten az eğimli kısmından geçmekti. Bu kararın doğruluğunu da otobanın yanında kıvrıla kıvrıla ilerleyen yolun gereksiz :) iniş çıkışlarını görünce anladık.
Bu aşamada Yunanistan yollarında dikkatimi çeken anı noktalarından bahsetmek istiyorum. İkinci günden itibaren gündüz yolculuğu yapmaya başladık Yunanistan’da ve otoban dahil tüm yolların kenarında bir kaide üzerinde küçük bir kilise maketini andıran yapılar gördük. Bazısı oldukça gösterişli, bazısı çok sade, büyüklü küçüklü yapılardı. İçinde eski tip (yağlı) veya yeni tip (lambalı) kandiller bulunuyordu. Ayrıca Hristiyanlık sembolleri, ikonalar… Bazısında isimler hatta resmiler. Sonunda bu noktaların orada olduğunu tahmin ettiğimiz kazalarda hayatını kaybedenler için bir anı noktası olduğuna karar verdik. Eski püskü, tenekeden bir posta kutusu görüntüsünde de olan vardı, para var yaptırırım deyip küçük bir kilise büyüklüğünde, içine girilip ibadet edilebilecek büyüklükte olan da. Bazı noktalarda da birden fazla vardı bu yapılardan. Burada ya birden fazla kaza olmuş ya da aynı kazada birden fazla kişi ölmüş diye düşünüyorduk. Yazıyı yazarken küçük bir araştırma yaptım. Bu küçük yapılara “Monostraki” deniyormuş. Meteora’da öğrendiğimiz kadarıyla, Yunanca’da kelime sonunda bulunan “–aki” eki kelimeye küçültme anlamı katıyormuş. Türkçe’deki “-cik” eki gibi. Bu manada “Monostraki” de “küçük manastır” anlamına geliyor.
Dağı aştıktan sonraki iniş bizi Sapes (Şapçı) ayrımına getirdi. Karnımız acıkmıştı ama otoban üzerinde herhangi bir tesis olmadığı ve otobandan da çıkmayı (Komotini’ye kadar) düşünmediğimiz için aç aç pedal basmaya devam ettik. Komotini (Dedeağaç) girişinde otobandan ayrıldık. Şehir merkezinde, önceden adını öğrendiğimiz, yemek yenecek bir yeri aramaya başladık. Pazar günü ortalık tenha görünmesine rağmen merkezde hareketlilik vardı. Aradığımız yerin kapalı olduğunu görünce merkezde bir fast food noktasında açlığımızı gidermeye karar verdik. Ve orada tanıştık “Gyros”la. “Gyros” bildiğimiz dönerli sandviçin dönüştürülmüş hali. Ekmeği farklı şekillerde olabildiği halde genel olarak “pita” denilen ve bizim lavaşımızın kalın haline benzeyen bir ekmek kullanılıyor. 3 yerden et kesildiğini görüp bunların domuz, sığır ve tavuk eti olduğunu düşündük ama hevesimiz kursağımızda kaldı. Çünkü sığır etidir diye düşündüğümüz şey de domuz etiymiş. Yani bizim yiyebileceğimi sadece tavuk gyros’tu. Bizdeki dönerli sandviçin içine klasik olarak domates, soğan, patates vb. konurken Yunanistan bunu da abartıp içine özellikle “cacıki” dedikleri (bizdeki cacıktan daha katı olan) yoğurt orijinli bir sos, bunun yanında başka soslar ve patates vb. koyuyorlar. Biz de aç olduğumuz için ne varsa koymalarını istedik içine. Bu arada ben sipariş verirken Uğur’u da kast edip 2 tane istedim. Sipariş alan ayrıca bir de Uğur’a sorunca o da bir tane dedi. Böylelikle ben kendim için 2 tane istemiş oldum –ki bunu daha sonra önüme 2 tane gelince anladım :) – Uğur’la paylaşarak sorunu :) hallettik.
Komotini’ye (Gümülcine) erken vardığımızdan, normalde burada kalmayı planlıyorken, devam ederek Xanthi’ye (İskeçe) gitmeye kara verdik. Gyros’un üzerimizdeki ağırlığı azalınca parkta dinlendiğimiz banktan ayrılıp devam ettik yola. Artık otobanda değildik. Yunanistan’ın E90 kodlu şehirlerarası yolunu takip etmeye başladık. (Yol kodları zaman zaman değişiklik gösterebiliyor.) Yol bizi tekrar denize doğru götürüyordu. Denizle buluşma noktası bir lagün gölü ve kuşlara ev sahipliği yapan sulak alanları oluşturuyordu. Bu alan bir tabiat parkı haline getirilmişti. Deniz seviyesinde ve dümdüz devam eden yolun manzarası önceki otoban manzarasına göre bizi oldukça keyiflendirmişti. Hele etrafta uçuşan kuşları görmek, göldeki flamingoları izlemek… Yol denizle gölün tam birleşme noktasından geçiyordu. Bu noktada durup her iki tarafı seyretmek ve fotoğraf çekmek için epey zaman harcadık. Sonra da bisiklette olmanın keyfini çıkararak etrafımıza baka baka göl ve deniz kıyısında yol almaya devam ettik. Bu esnada dikkatimi çeken, sol tarafta suyun ortasındaki iki küçük adanın üzerine inşa edilmiş iki küçük kiliseydi. Kara ile bağlantıları bir köprü yardımıyla sağlanıyordu ve köprünün yol tarafındaki otoparkta da (Pazar günü olması münasebetiyle) çok sayıda araba bulunuyordu.
Tarlaların arasından giden dümdüz yol bizi doğruca Xanthi’ye (İskeçe) ulaştırdı.Tabi son saatlerimiz yine havanın karadığı saatlerdi.
Xanthi’ye (İskeçe) yaklaşırken yolun karşısında iki bisikletli gördük. Hem karşı şeride geçtik ve merhabalaştık. Klasik olarak nereden geldiğimizi, nereye gittiğimizi anlattık. Onların rotalarını öğrendik. Geldiğimiz yol Türkiye’ye gittiği için onlar da doğal olarak Türkiye’ye gidiyorlardı. Çanakkale ve İzmir’e doğru gideceklermiş. Tur ve tur yazılarımı hakkında bilgi verip bisikletforum’da yayınladığımı söyledim. Sadece Türkçe olduğunu duyunca üzüldüler. Kendilerinden önümüzdeki yollar hakkında bilgi alıp vedalaştık. Ama maalesef adlarını sormayı unuttuk. :(
Merkezde bir otel bulup yerleştikten sonra duş alıp yemek yemek için dışarı çıktık. Havaya dikkat etmememiz serinliğin içimize işlemesine sebep olsa da sporculuktan ödün vermedik. :) Yemek için küçük bir pizzacıyı seçtik uzunca bir turun ardından. Pizza dükkanı küçük olmasına rağmen siparişi boldu ve en önemlisi de Almanya’da çalıştığını öğrendiğimiz pizzacı ağabeyimizin elleriyle açtığı hamur çok güzel görünüyordu. Biz İtalyan lokantasını pizza yerine makarna yemek için tercih etmiştik. Ama ön ziyafet, beklerken gelen minik sıcak ekmeklerin arasına sürdüğümüz yağın anında erimesiyle oluşuyordu. :) Makarnaları gövdeyle bütünleştirdikten sonra attığımız tur daha da üşüdüğümüz için kısa sürdü. Otele dönüp yataklardaki yerimiz aldık.
Alexandropolis(Dedeağaç) – Xanthi (İskeçe)
Çıkış : 09:30
Varış : 20:00
Mesafe : 113,44 km
Sürüş Süresi : 06:35 saat
Ortalama hız : 17,21 km/s
Max. Hız : 44,6 km/s
Ortalama Eğim Çıkış : %2
Max Eğim Çıkış : %6
Ortalama Eğim İniş : %-2
Max Eğim İniş : %-6
16/09/2013 – 3. Gün Xanthi (İskeçe) - Kavala
Hep erken kalkalım erken yola çıkalım desek de yola çıkışımız yine 10:30’a kalmıştı. Hava da epeyce kapalıydı ama yağmur yoktu. A2 otobanına paralel uzanan şehirlerarası yolda Nestos Nehri’nin üzerinde durup fotoğraf çektik. Yol kenarındaki levha Nestos Nehri’nin menderesini ve bu bölgedeki tabiat parkını işaret ediyordu. Köprünün altından hızla akan suyun sesi şiddetliydi. Yol denizden epeyce uzaktaydı ve yolda, deniz istikametinde, göller ve tabiat parkları olduğunu belirten çok sayıda levha bulunuyordu.
Yol kenarında bulunan levhalar bizim Yunanca yazıları okumamıza (anlamamıza diyemiyorum yer isimlerini anlayabiliyorduk ama diğer kelimeleri anlamamız pek mümkün değildi :) ) yardımcı oluyordu. Şöyle ki, yolda önce yer isimlerini Yunanca yazan levha, ardından 50 m. sonra aynı levhanın Latin alfabesi ile yazılan hali (bazı durumlarda İngilizcesi) vardı. Bütün yol boyunca da böyleydi. Bisiklet üzerinde önce Yunan alfabesi sonra da Latin alfabesi ile yazılan levhaları okuya okuya yazıları çözer olmuştuk. Zaten matematik dersinde Yunan alfabesinin yarısını öğrenmişiz. :) Alfa, Beta, Gama, Delta, Lambda, Omega, Sigma, Fi, Teta… (A,b,g,d,l,o,f,t) Hepsi ilk harfi ile okunuyordu. Anlamasak da okumaya çalışıp eğleniyorduk. :)
Denize yaklaşmaya başladığımızda, uzaktan Thasos adasını görmeye başlamıştık. Semadirek adasına göre kıyıya çok daha yakındı ve çok heybetli görünüyordu. Yaklaştığımızda Thasos adasına kalkan feribotlar için liman ayrımını geçtik. Yol genel olarak oldukça düzdü. Kavala’ya yaklaştığımızda, yolun sağında sırt çantalarıyla yürüyen 2 kişi gördük. Hemen durum merhabalaştık. Yürüyerek seyahat eden 2 İsviçreli’ydi. Selanik’e uçakla gelmiş ve Türkiye’ye doğru yürümeye başlamışlar. Hedefleri Kıbrıs üzerinden İsrail’e gitmekmiş. Hedefledikleri süre de 4 ay. Tabi bu kadar süreyi bu tür bir aktiviteye ayırabilmeleri bizi çok imrendirmişti. 4 ayda yapabileceğimiz turları hayal ettik. Sadece 2 hafta iznimiz olduğundan ve turu buna göre planladığımızdan bahsettik. Vedalaşıp ayrıldık. Ve fark ettik ki onlara da isimlerini sormamışız. :)
Kavala’ya geldiğimizde hava iyice kapatmıştı. Oldukça erken varmıştık ama ertesi gün direkt Selanik’e varamayacağımız ve arada başka bir yerde konaklamamız gerekeceği için burada kalmaya karar verdik. Kavala’nın girişinde, solda, üzerinde Kıbrıs Adası şekli olan büyükçe bir levha vardı. Ada’nın Türk kesimi, kan damlaması şeklinde tasvir edilmişti. Kıbrıs’ı unutmadık minvalinde bir yazı vardı. Şu ana kadar ve bundan sonrasında da görüp göreceğimiz Türk düşmanlığı içeren tek şey bu levha olacaktı.
Kavala’ya yaklaşırken çok sayıda “Kavala kurabiyesi” yazısı görmüştük, ayrıca yine Türkçe “taze balık” yazıları da çoktu. Anlaşılan epeyce Türk turist geliyordu buralara :)
Kavala merkezine gelirken çok büyük bir su kemerinin altından geçip fotoğraf çektik. Şehrin kıyısından devam eden yol inişli çıkışlıydı. Merkezde yemek yiyebileceğimiz bir yer bulup oturduk. Gelen garsonla İngilizce anlaşmaya çalışırken Türkiye’den geldiğimiz söyledik. Siparişlerimizi verdik. Kısa bir süre sonra, restoran sahibi olduğunu anladığımız yaşlıca bir amca yanımıza yaklaştı ve bizimle Türkçe konuşmaya başladı. Türkçe’yi Almanya’da öğrendiğini söyledi. Kısa bir sohbetle nereleri gezebileceğimizi ve neler yiyebileceğimiz öğrendik. Uğur’la birlikte birisiyle Türkçe sohbet etmek çok güzel oldu. :)
Yemek sonrası kalacak bir yer aramaya koyulduk. Ana yol üzerinde bulduğumuz bir otele yerleştik. Bir odaya çıktıktan kısa bir süre sonra da hava patladı ve bardaktan boşanırcasına bir yağmur yağmaya başladı. Bize odada kalmaktan başka bir şey kalmamıştı. Bize bu süreyi dinlenerek (haydi söyleyelim uyuyarak :) ) geçirdik. Akşam 20:00 civarında otelden çıkıp dolaşmaya başladık. Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın evi, heykeli, imaret ve kale gibi görülmesi gereken yerleri, dışından da olsa, görmek istiyorduk. Kale, limanın hemen üstünde yer alıyordu. Biz de liman tarafında gidip oradan yukarı çıkmayı düşündük. Yağmur sonrası hem her yer ıslak hem de oldukça tenhaydı. Biz de, iki turist, liman bölgesinde yalnız başımıza yürüyorduk. Aslında bu pek akıl işi değildi ama geri dönmek yerine ileriye doğru gitmek işimize geliyordu. Nihayet yukarı çıkan bir merdiven bulduk. Kaleye kadar tırmandık. Doğal olarak her yer kapalıydı. Önce Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın heykelini ve hemen yanındaki doğduğu evi gördük. Daha sonra Halil Bey Cami ve Kale’ye yürüdük. En sonunda da İmaret’i gördük. Burada Kavalalı Mehmet Ali Paşa modern Mısır’ın kurucusu sayılıyor. İmaret de onun doğduğu topraklara bir şükran ifadesi taşıyor. Kapıdan girince gördüğümüz levhada İmaret binasının Mısır hükümetinin yönetiminde olduğu bilgisi vardı. Dar sokaklardan aşağıya indiğimizde, günün ortasında fotoğraf çektiğimiz su kemerinin yanına tekrar geldik. Bu sefer gece fotoğrafladık su kemerini.
Artık yemek zamanı gelmişti ve yine ne yiyelim düşüncesi almıştı bizi. Orası mı burası mı derken her yer kapanmaya başladı. Biz de bulduğumuz küçük bir yerde ayaküstü bir şeyler yemeye karar verdik. Tabi domuz yemeyelim diye de mekan sahibine soru soruyorduk. Ama anladık ki mekan sahibi abimiz de İngilizce bilmiyor. Çap pat seviyesinde. Fakat iletişim sadece kelimelerle sağlanmıyor. Tezgahındaki etlerin kaynağını anlatırken, kuzu eti için meee’lemesi yetti bize. :) Hazırladığı sandviçleri yediğimiz sırada ve sonrasında da abimizle sohbet devam etti. Kendisi, Kavala futbol takımının başkanı olduğundan, Galatasaray-Manchester United maçı için İstanbul’a geldiğinden bahsetti ve bize panoya astığı biletini gösterdi. Sohbet sonunda teşekkür edip ayrıldık.
Kavala’ya gelmişken Kavala Kurabiyesi yemeden olmaz diye düşünüp açık olan bir yerden bir kutu aldık. Yanına da bir büfeden aldığımız sütü ekledik. Otelimize dönüp balkonda süt eşliğinde Kavala Kurabiyesi partisi yaptık. J (Merak edenler varsa Kavala Kurabiyesi’nin bademli un kurabiyesine benzediğini söyleyebilirim. :) )
Çıkış : 10:30
Varış : 14:30
Mesafe : 55,93 km
Sürüş Süresi : 02:45 saat
Ortalama hız : 20,33 km/s
Max. Hız : 43,59 km/s
Ortalama Eğim Çıkış : %2
Max Eğim Çıkış : %8
Ortalama Eğim İniş : %-2
Max Eğim İniş : %-7
17/09/2013 – 4. Gün Kavala - Stavros
Bugün, dünün iki katı yol yapacağımız için erken çıkmamız şarttı. Bu sebeple 09:00 olmadan yola vurduk kendimizi. Sahil yolundan mı otobandan mı gidelim derken, Uğur’a otobana gidelim deyip kendim sahil yoluna yönelince onu kaybettim. Yaklaşık 20 dakika kadar birbirimize aramışız. Ben sahil yolunu birkaç kez arşınladıktan sonra otele geri dönüp Uğur’u orada beklemeye karar verdim. Bir de baktım ki o da aynı düşünceyle zaten beni otelin önünde bekliyor. Birbirimizi kaybettiğimiz zaman diliminde de anladım ki özellikle yabancı bir ülkede haberleşememek (benim telefonum yurtdışına açıktı ama Uğur’unki değildi) çok ciddi sıkıntı yaratabiliyor. Otel önünde buluşma fikri zor durumda kurtarıcı oldu.
Yolumuz uzun bir süre kıyıdan (hatta en kıyıdan) devam ediyordu. Thasos manzarası da cabası… Nea Peramos civarı kıyı boyu beach’lerle doluydu. Nea Peramos deniz kıyısında küçük bir sayfiye yeriydi. “Deniz kıyısındaki kafelerden birinde bir çay/kahve içsek mi ?” sorusunu sordurdu bize. Erken bir mola olsa da manzara ve çay fikri iyi geldi.
Bu noktada Yunanistan’daki kahve kültürüne değinmek yerinde olacak. Kahve, özellikle Frappe Yunanistan’da çok yaygın. (Frappe, Neskafenin buzlusu olarak tanımlanabilir.) Ama bu kadar yaygın olmasına çok şaşırdım. Sokakta yürüyenlerin elinde, taksicilerin arabalarında hatta bir bisikletli kızın elinde sürerken içtiğini gördüm. Sabah, öğle, akşam, günü her saatinde içiyorlardı. Kahve ve kahve türevlerini seven ve tüketen birisi olmadığım için ben denemedim ama Uğur fena olmadığını söyledi. Benim içecek tercihim olan çayı ise demleme olarak bulmak mümkün değildi. Sadece sallama çay bulabiliyordum ve bulduğuma da şükrediyordum. Bunun tek istisnası Selanik’te Atatürk’ün doğduğu evinin tam karşısında bulunan müze kafedeydi. Kafenin önünde Türkçe “Demleme çay” yazıyordu. Ben de kaçırmadım tabi :)
Mola bitiminde bisikletlerimize binerken biraz ötede bisikletleriyle ilgilenen bir çift gördük. Uğur’la beraber yanlarına gidip selamlaştık. Alman bir karı kocaydı. Kısa bir tur yapıyorlarmış. Bisikletleri de ilginçti. Adam bisikletini, araya parça ekleyerek, tandem hale getirmiş. Eşiyle birlikte tandem dolaşıyorlarmış. Onun olmadığı zamanlarda da bisikleti tek kişilik hale getirip kendisi turluyormuş. Bisikletin fotoğrafını özellikle çekmedim ama ortadaki sonradan eklenmiş boru gayet dikkat çekiciydi. İlginç bir şekilde yine isimlerini sormadan vedalaştık. J
Thasos adası, manzara anlamında yavaş yavaş arkada kalırken, şimdiki manzarayı başı dumanlı Atos Dağı oluşturuyordu. Haritada elin 3 parmağını andıran Halkidiki’nin en doğusundaki yarımada aynı zamanda dini bir merkez özelliği taşımakta. Ortodoks kilisesi yönetiminde özerk bir statüsü olan yarımadaya erkekler özel izinle girebiliyorken kadınların girişi yasak. (Hatta şimdi Google’ladım dişi hayvan bile alınmıyormuş. :) ) Yarımadanın çeşitli yerlerinde manastırlar bulunuyor. En ucunda da Atos Dağı var. Burası Osmanlı döneminde “Aynaros” olarak bilinen bir yer. Bütün bu özel durumundan dolayı da bize çok gizemli gelen ve bu etapta sürekli manzaramızda bulunan bir yer.
Yolumuz, dağın ardında kalan otobanla Strimonikos körfezine yaklaştığımızda kesişiyordu. Bunun öncesinde, yine yemek amacıyla ana yoldan deniz kıyısında yazlıkların arasındaki yola ayrıldık. Fakat açıkçası umduğumuzu bulamadık çünkü yazlıkçılar gidince yemek için yer de kalmamıştı. Ana yola tekrar dönmekten başka çaremiz yoktu.
Strimonas Nehri’nin üzerindeki köprüden hemen önce yol Selanik ve Drama-Serres (Serez) olarak ikiye ayrılıyordu. Biz Selanik istikametine devam edecektik ama Serez ayrımını belirten levhanın önünde fotoğraf çektirmek için durdum. Serez’in benim için özel bir önemi var. Kayınpederim dedelerinin Serez’den göç ettiklerini anlatır sürekli. Yaşan zorlukları, sıkıntıları, çekilen özlemleri… Serez ayrımını görünce onun anlattıklarını tekrar aklıma geldi. Mesafenin yakınlığını görünce aslında yolumuzu da Serez’den geçirebileceğimizi düşündüm. Ama bugün Selanik’e doğru devam etmemiz gerekiyordu.
Strimonas Nehri’nin üzerinde bulunan köprü metal yapılı bir köprüydü ve oldukça dardı. Tırların yoğun olarak kullandığı bu güzergah için yetersiz görünse de köprünün iki yakasındaki ağır vasıtaların birbirlerine yol vermeleri dikkatimi çekti. Köprü üzerinde fotoğraf çektikten sonra Selanik yönüne devam ettik. Yol neredeyse 90 derecelik bir dönüşle yine düz bir karakterde devam ediyordu bu bölgede. Yol üzerinde karşımıza çıkan Amphipolis Arslanı (Lion Of Amphipolis) heykeli heybetiyle bizi oldukça şaşırttı. Tek başına, kocaman ve korkutucu bir arslan heykeli. Büyüklüğü, yanında çektirdiğimiz fotoğraflarda çok daha iyi anlaşılıyor. (Amphipolis Arslanı M.Ö. 4. YY’a tarihleniyor. Bir tür zafer anıtı olduğu düşünülüyor. Daha sonraki etaplardan birinde bir tane daha gördük yol üzerinde. )
Yolun düz bölümünde ve nispeten tenha bir kısmında Uğur ile yan yana sürüyorduk bisikletlerimizi. Öyle bir an oldu ki ben sağa Uğur da sola doğru düzeltince bisikletleri barend’ler birbirine takıldı ve hiç beklemediğimiz bir şekilde düşme tehlikesi geçirdik. Uğur düz devam etti. Ben son anda sol-sağ yaparak bisikleti topladım ve düşmedim. Ama asıl dumura uğradığım an tam arkamdan bir ağır vasıtanın çaldığı korna oldu. İyi ki toparlayabilmişim ve düşmemişim de daha büyük bir problemle karşılaşmamışım. :)
Yolumuz Stavros’a kadar yazlık kesimlerin içinde devam ediyordu. İrili ufaklı otel ve pansiyonları gözümüze kestirip arada bir fiyat soruyorduk. Denize yakın bir bölgede bulduğumuz bir pansiyona yerleştik. Yakınında olduğumuz için akşam üstü de olsa denize girmeye kara verdik ama denizdeki sadece 5. dakikamızın sonunda çok üşüdüğümüz için çıkmaya kara verdik. Akşam yemek için farklı alternatiflerden içinde dolma olanın tercih ettik. Sonunda açlığımız o noktaya gelmiş ki ne varsa sipariş etmişiz masaya :) Yiyebildiğimiz kadarını yiyip biraz dolaştık ve odaya elimizde bir kavunla döndük. Uğur’un balkondaki Uzo-kavun sefası sonrası uyku zamanıydı.
Çıkış : 08:40
Varış : 17:00
Mesafe : 103,81 km
Sürüş Süresi : 05:36 saat
Ortalama hız : 18,30 km/s
Max. Hız : 48,61 km/s
Ortalama Eğim Çıkış : %2
Max Eğim Çıkış : %8
Ortalama Eğim İniş : %-2
Max Eğim İniş : %-11
18/09/2013 – 5. Gün Stavros – Selanik
Kaldığımız pansiyonda kahvaltı olmadığı için akşam marketten kahvaltılık almıştık. Uğur sabah erken açılan fırından da ekmek aldı. Şahane bir kahvaltının ardından yola koyulduk. Deniz kıyısından ayrılıyorduk artık. Stavros’dan ayrıldıktan hemen sonra yol dar bir geçitle içerilere doğru giriyordu. İkli yanda sık ormanların arasında geçen yolda, sabah saatlerinde hava kapalı olmasına rağmen keyifli ilerliyor arada da böğürtlenlere dalıyorduk. Geçidin bitiminde, önümüzde geniş bir düzlük uzanıyordu.
Halkidiki’nin kuzeyinden, Volvi ve Koronia göllerinin güneyinden devam eden yol Selanik’e kadar denizi görmüyordu. Otoban da göllerin kuzeyinden geçirilmişti. Tırların yoğunluğundan dikkatle ilerlediğimiz bir yol olsa da etrafı ve özellikle Volvi gölünün manzarası hoşumuza gitmişti.
Stavros’la Selanik arasındaki yolun ilk 1/3’lük kısmını daha yeni geçmiştik ki karşıdan gelen iki bisikletli ile karşılaştık. Ön ve arka bagajları epeyce yüklü olan bisikletlerle seyahat edenlerin bu sefer isimleri sormayı akıl edebildim. Marco ve Margarita çiftiydi bisikletliler. Epeyce sohbet ettik kendileriyle ve hikayelerini öğrendik. İstanbul’a gidiyorlarmış. WarmShowers adlı siteden tanıştıkları arkadaşlarıyla buluşacak ve İstanbul’u gezeceklermiş. 5 haftalık turdalarmış. Marco’ya mesleğini de sormayı ihmal etmedim. Fizyoterapist olduğunu söyledi. İstanbul’dan otobüsle Pamukkale’ye gidip oraları gezdikten sonra İstanbul’dan İtalya’ya uçakla döneceklermiş. İzmir’e giden iki Yunanlı bisikletli gibi iki İtalyan’ın da uçakla dönmesi Uğur’la bana ilginç gelmişti. Biz olsak uçağa bisikleti koymakta tereddüt ederiz diye düşündük. Vedalaştık ve iki farklı yöne doğru ilerlerken bir kez daha bizim bu kadar zamanımız olsa diye hayal kurmaya başladık Uğur’la.
Yola devam ederken karşımızda Halkidiki ayrımını görünce özellikle durup fotoğraf çektirmek istedim. Aslında daha uzun bir zamanımız olsa Selanik’e bu yoldan değil de daha güneyde Halkidiki yarımadalarının kıyısından gitmek isterdim ama bize en az 2 güne mal olurdu. Fakat hem daha gizemli hem de daha eğlenceli olurdu kesinlikle. Denize doğru birbirine paralel uzanan üç yarımadayı görmek ve bunlardan birinin de Aynaros olması…
Koronia adıyla haritada göl olarak görünen yer aslında tamamen kurumuş bir gölün dümdüz tabanıydı. Bembeyaz bir tuz gölü görüntüsündeydi ama belki de aslında bu mevsimde (güneşli bir Eylül ayı) böyleydi. Göl alanını geçerken Selanik’in aslında solumuzda kalan dağ sırasının arkasında olduğunu biliyorduk haritaya göre ama hem ana yoldan ayrılmamak hem de yokuş çıkmamak için devam ettik. Ama yokuştan kaçamadık tabi. :) Çünkü yolun sonunda otobanla birleşen yol Selanik’e ulaşmak için o dağ sırasını aşıyordu. Güneşin oldukça sıcak bir zamanda tırmanıyorduk. Tepeye vardığımızda deniz kıyısındaki Selanik manzarası çok güzel ve tanıdık görünüyordu. Şehri İzmir’e benzetmiştim. Denizi, yamaca kurulmuş olması ve manzarasıyla. Akşam vakti yapacağımız deniz kıyısındaki gezintimizi de İzmir’de kordonda yaptığımız yürüyüşe benzetip, Yunanistan’ın İzmir’i diyecektim daha sonra soranlara…
Selanik’te ilk hedefimiz Atatürk’ün evini ziyaret etmekti. Tabi kapanmadan varmamız gerekiyordu Çünkü 17:00’de kapanıyordu. Trafik oldukça yoğundu biz de zaman kaybetmeden adrese ulaşmaya çalışıyorduk. Bu tür durumlarda en büyük yardımcımız telefondaki harita oluyordu. Yerimizi harita üzerinde belirleyip doğru kavşaklarda doğru yönlere geçmemiz zamanlama açısından da önemliydi. Uğur da telefondan yönleri takip konusunda çok iyiydi. O önde ben arkada merkeze doğru inen ana yoldan içeriye, denize paralel caddelerden birine girdik. Yol düz bir şekilde ilerken biz de trafiğe çok dikkat ederek ilerliyorduk. Bu arada da Selanik’e geliş amacımız olan Atatürk’ün doğduğu evi görme heyecanımız da giderek yükseliyordu. Evin konumu konusunda tek bildiğimiz Türkiye’nin Selanik Konsolosluğu’nun bahçesinde olduğuydu. Nihayet varmamız gereken sokağa geldiğimizde önce konsolosluk binasını, sonra da ilkokul kitaplarımızda küçük Mustafa’nın doğduğu o pembe boyalı evi görmüştük. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün doğduğu ev karşımızdaydı işte. Kendi kendime “Buraya bunun için geldim.” dedim. Hem sevindim hem de çok gururlandım. Aynı zamanda da hayal kırıklığına uğradım. Çünkü bizim taa ilkokul çağlarımızda kitaplarımızda resimlerin gördüğümüz ev bir ara sokaktaydı. Cadde cephesinde konsolosluk binası vardı. Tüm konsolosluk yüksek tel örgülerle çevrilmişti ve Atatürk’ün doğduğu ev tarafında da bu tel örgüler devam ediyordu. Yani aynı bahçenin içindeydi iki yapı ama arada konsolosluğu ayıran bu tel örgü uzanıyordu. Hemen evin dış görüntüsünü incelemeye başlamıştık. Sanki o kitaplarda gördüğümüz pembelikte değildi. Daha açık bir renkte boyanmıştı. Yakın zamanda restorasyonun bittiğinde haberdar olduğumuz için yeni boyandığını tahmin ediyorduk. Hemen evin ve önünde de kendimizin fotoğraflarını çekmeye koyulduk. Tabi bu kolay olmadı. Fotoğraf makinam geniş açılı bir objektife sahip olmadığından uzaktan fotoğraf çekmem gerekiyordu. Karşı kaldırımdan fotoğraf çekmeye çalıştığımda da araya sokaktan geçen araçlar giriyordu. Bekleye bekleye fotoğrafları çekmeye başladık. Tabi ki kadraja bizi buralara kadar getiren bisikletlerimiz de girmeliydi. Biz fotoğraf çekmeye çalışırken yanda yine fotoğraf çekmeye çalışan Türk ikili gördük. Biz onların onlar da bizim fotoğraflarımız çekerek birbirimize yardımcı olduk. İçeri girme zamanı geldiğinde girişin arkadaki kapıdan yapıldığını gördük. Bisikletleri içeri almadıkları için kapının karşısına kilitledik. İçeri girdik. Girişte herhangi bir ücret alınmıyordu. Kapıda bir güvenlik görevlisi vardı. Merhabalaşıp Türkiye’den bisikletle geldiğimizi söyledik. Bu sene Türkiye’den gelen 4. Bisikletli grupmuşuz. Evin kapısından içeri girerken bizi görevli hanımefendi karşıladı. Evle ve restorasyon süreci ile ilgili bilgi verdi. Yaklaşık 2 ay önce tamamlanan restorasyon süresince evdeki eşyalar, Selanik’te depolama şartları uygun olan bir yer bulunmadığı için Türkiye’ye gönderilmiş. İzmit ve Samsun’daki Atatürk evlerinde sergileniyormuş. Girişte evin eski halinde eşyaların yerleşimini gösteren bir maketle karşılaştık. Sadece mutfak bölümünde eşya sergileniyordu. Diğer odalarda herhangi bir eşya yoktu. Tabi bu durum bizden önce gelen ziyaretçilerde olduğu gibi bizde de biraz hayal kırıklığı yarattı. Müzede görevli olanlar 2 aylık geçici görevle Türkiye’deki müzelerden görevlendiriliyormuş. Bize evi gezdiren görevli de Bandırma Müzesi’nde çalışıyormuş. Bize ev ve eşyalar konusunda detaylı bilgi verdi. Aslında ziyaretçilerin beklediğinin aksine Atatürk’ün kişisel eşyalarının haricinde evdeki diğer eşyalarının aile tarafından kullanılan eşyalar olmadığını söyledi. Tabi gelenler odaları boş görünce yadırgıyorlarmış bu durumu. Duvarlarda, pencerelerde dönemin bilgileri ve fotoğraflarının yansıtılması vs. görüntüler modern müzecilik yöntemleri içinde olsa da beklentileri karşılamaktan uzaktaydı. Bizi en çok etkileyen üst kattaki büyük odada sergilenen silikon Atatürk heykeli oldu. Bir Türk heykeltraş tarafından yapılmış, oturan bir Atatürk heykeli. Gerçekçiliği bizi oldukça etkilemişti. Yanında fotoğraf çektirirken sanki az sonra kalkıp gidecekmiş gibi görünüyordu. Londra’daki Madam Tussaud müzesindeki yenilenen Atatürk heykelinden bile daha iyi olduğunu söylüyorlarmış iki heykeli de görenler. Evin bodrum katı da çocuklar için eğitici ve öğretici bir oyun alanına dönüştürülmüş. Tekrar bahçeye indiğimizde tam karşımızda küçük Mustafa’nın gölgesinde oynadığı ağaç vardı. Bu da çok ilginçti bir duygu yaratıyordu bizde. Dünyanın gördüğü en büyük liderlerden birinin bir zamanlar altında oturduğu ağacın yanında duruyorduk. Ziyaretçilerin isim ve geldikleri yerin yazıldığı listeye adımız yazdıktan sonra vedalaşıp ayrıldık. Karşı kaldırımda Atatürk’ün evi ile ilgili hediyelik eşyaların satıldığı mağazayı dolaştık. (Tam karşıdaki Müze kafe’nin önünde Türkçe “demleme çay” yazıyordu. Tekrar buraya geldiğimizde Yunanistan dahilinde içebildiğim tek demleme çayı burada içtim. :) )
Müzedeki görevliden gezilecek yerler hakkında bilgi almıştık. Bu yerlerden biri de Yedikule Zindanları denilen yerdi. Bunun için epeyce yokuş çıkmamız gerekti. Yukarıdan Selanik manzarası çok güzel görünse de biz yeri bulamamıştık. Sonunda bir kule bulup onu görmek üzere bisikletlerimizi park ettik. Trigon kulesi adındaki bu kule Selanik’in tepesindeki surların bulunduğu bölgedeydi. İçi içe geçmiş iki kule yapısında, içinde çok sayıda geçidin olduğu bir kuleydi. Manzara da muhteşemdi tabi.
Uğur oteli çoktan bulmuştu internette. Bu cadde, şu sokak derken biraz araştırmadan sonra yerini bulduk. Uğur genelde merkeze yakın yerleri seçiyordu. Burası da sahile yakın bir yerdi. Yerleştikten sonra yemek ve dolaşmak amacıyla dışarı çıktık. Ana caddede yürürken ortalıkta bir hareketlilik olduğunu hissettik. Uzaklarda koşuşan insanlar, polis araçları, siren sesleri, herkesin dikkatle baktığı noktalarda devrilmiş ve yanan çöp konteynerleri vs. görünüyordu. Tüm bu hareketliliğin bir protesto gösterisine ait olduğunu sonradan öğrendik. Yunanistan’daki sağ görüşlü ve ırkçı söylemleri olan Altın Şafak Partisi’nin bir sempatizanı sol görüşlü bir rap şarkıcısını bıçaklayarak öldürmüş. Bunun üzerine de ülke çapında yoğun protesto gösterileri düzenlenmişti. (Daha sonra bu protestoları Katerini ve Atina’da da görecektik.)
Yürüyerek vardığımız deniz kıyısında ortam bana bir kez daha İzmir gibiydi.. Kıyı boyu yürüyüp Beyaz Kule’ye ulaştık. Beyaz Kule bana Alanya’daki Kızıl Kule’yi hatırlattı. Renkleri haricinde her ikisi de geniş ve yüksek bir kale burcu görüntüsünde kulelerdi. Bu kadar benzer olmaları da oldukça ilginçti.
Selanik’e varmıştık ve bu akşam artık bir yemek organizasyonu yapmamız ve Yunanistan’da Taverna adı verilen restoranlardan birinde Yunan müziği dinlememiz farz olmuştu. :) Daha doğrusu bu Uğur’un planıydı. Arkadaşlarından öğrendiği bir yeri bulduk sora sora. Ara sokakta ahşap masaları olan klasik bir yerdi. Ama müzikleri güzeldi doğrusu. Balık ve meze orijinli yemekte Uğur’a Uzo eşlik ediyordu. :)
Yemek sonrası kısa bir gezintiden sonra otele döndük ve yattık.
VDO MC 2.0 WL verileri
Çıkış : 09:00
Varış : 15:00
Mesafe : 88,26 km
Sürüş Süresi : 05:03 saat
Ortalama hız : 17,47 km/s
Max. Hız : 53,62 km/s
Ortalama Eğim Çıkış : %5
Max Eğim Çıkış : %13
Ortalama Eğim İniş : %-3
Max Eğim İniş : %-12
19/09/2013 – 6. Gün Selanik - Katerini
Sabah Selanik’ten çıkışımız oteldeki kahvaltının uzaması sebebiyle iyice gecikmişti. Haritadan incelediğim kadarıyla kıyıya en yakın yol otobandı. Selanik’ten çıkışı kolaylaştırmak amacıyla direkt buraya yöneldik. Selanik’e kadar otobanda gişe görmemiştik. Gidiş yönünde bizdeki OGS/HGS gibi bir girişten geçtik. Etrafa baktığımızda girişimizi engelleyecek kimseyi de görmedik. Yoğun trafiğe rağmen otobanın kenarında çok geniş bir bölümde, dümdüz yolda çok hızlı ilerliyorduk. Geç çıkmamıza rağmen ortalama hızımız oldukça yüksek olduğundan mesafeleri hızlı alıyorduk. Otoban bildik görüntüleri sunuyordu bize. Ara ara dinlenip yine pedallara asılıyorduk. Bugünkü durağımız olan Katerini’ye 20-25 km civarı bir mesafe kaldığında gişeleri gördük. En sağdaki gişeden geçerken bir görevli otobandan çıkmamız gerektiğini söyledi. Şimdiye kadar otobanda bir problem olmadığını ve yasak olmadığını söylesek de görevli otobanın bu bölümünün başka bir işletmecisi olduğunu söyledi ve yola ara yoldan devam etmemiz gerektiğini söyleyerek bizi “kibarca” çıkardı yoldan. Biz de tartışmaya girmeden kenardaki merdivenden bisikletimizi otobanın yanındaki yola indirdik. Artık pamuk tarlalarının arasındaki yollardan ilerliyorduk. Görüntü çok güzeldi. Zaten otobanın dışındaki yolların hepsi çok güzeldi. :) Açlık bastırdığı için yol üzerindeki köylerde yiyecek bir şeyler aradık ama istediğimiz gibi bir şey bulamayıp yine bisküvi ile idare ettik. Yol Katerini’ye yaklaştıkça engebeli bir hale geldi. Haritadan baktığımızda çok az yolumuz var diye düşünüyorduk ama sonuçta yol inip çıkmaya devam ediyordu. Deniz kıyısından gidersek gereksiz engebelerden uzak kalırız diye düşünerek kıyıya yöneldik ama yolun dik inişinin bize yine yokuş olarak döneceğini tahmin ediyorduk. Öyle de oldu. Deniz kıyısına inen yol istediğimiz ettiğimiz şekilde devam etmedi ve biz yine dik yokuşlarla ilerlemeye başladık. Bu sefer ıssız mahallelerin arasında yolumuzu bulmaya çalışırken yol yapım çalışmalarına denk geldik. Yol bir türlü bitmiyordu. Yakın dediğimiz Katerini’ye ulaşamıyorduk bir türlü. Karar verdik. Ana yola geri dönecektik. Telefondan yine haritaya bakıp yol çizdik ve ana yola döndük. Sonunda Katerini’ye vardık. Bu sefer problem şehir merkezine ulaşmak olmuştu. Çünkü dönüp dolaşıp merkez diyebileceğimiz bir noktaya ulaşamıyorduk. Halbuki “Center” levhasını takip ediyorduk sürekli. :) Sonunda ortasında park olan, merkez diyebileceğimiz bir noktanın yakınında yine “Gyros” yiyerek karnımızı doyurduk.
Katerini’nin geçtiğimiz caddelerinin birinde, Yunanistan’da şimdiye kadar geçtiğimiz her şehrinde olduğu gibi, büyük bir bisiklet mağazası gördük. O ana kadar, tur boyunca, 0.5 litrelik bir suluğum vardı ve yanımda ek su taşımak için pet şişe kullanıyordum. Uğur’sa yola çıkmadan önce ikinci suluğunu takmıştı. Ayrıca metal bir şişeyi de bisiklet çantasında sürekli dolu tutuyordu. Doğal olarak ondan sürekli su dileniyordum ve ilginç biçimde bu turda önceki turlara göre çok daha fazla su içiyordum. Bisiklet mağazasını görmüşken ikinci suluğu almanın iyi olacağını düşündüm. Aslında Uğur bu konuda beni çok sıkça uyarmıştı. Bisikletim için uygun olabilecek bir suluk ve kafesini alıp her zamanki gibi Uğur’un bulduğu otele yerleştik. Tam karşımızda tüm heybetiyle Olimpos Dağı yükseliyordu. Gece Katerini’de de protesto yürüyüşleri vardı Selanik’teki gibi. Çıkıp biraz dolaştık ve bir kafede bir şeyler içtikten sonra ertesi günün zorlu etabı için dinlenmeye çekildik.
http://www.mapmyride.com/routes/view/302358259
VDO MC 2.0 WL verileri
Çıkış : 10:40
Varış : 17:00
Mesafe : 81,03 km
Sürüş Süresi : 04:30 saat
Ortalama hız : 17,97 km/s
Max. Hız : 53,62 km/s
Ortalama Eğim Çıkış : %3
Max Eğim Çıkış : %13
Ortalama Eğim İniş : %-3
Max Eğim İniş : %-11
20/09/2013 – 7. Gün Katerini – Larissa
Sabah kapalı bir havaya uyandık. Oteldeki kahvaltıdan sonra haritaya göre gideceğimiz yolu yeniden etüd ettik. Deniz kıyısı yerine direkt içeriye doğru yol çizmiştik kendimize. Bugünkü hedef Larissa’ya varmaktı ve uzun düzlük etaplardan sonra hatırı sayılır yokuşları olan bir etaba başlıyorduk. Katerini’nin tek katlı evlerden oluşan arka mahallelerinin ara sokaklarında ilerliyor köşe başlarında durup konumumuzu kontrol ediyorduk. Ana yolu bulduğumuzu düşünüp ilerlemeye başladık. Solda tüm heybetiyle mitolojik Olimpos Dağı yükseliyordu. Uludağ misali düzlüğün ortasında tek başınaydı. Büyük haritamda milli park statüsünde olduğunu görmüştüm. Bugün yolumuz tam yanından geçecek ve 1000 m. civarına kadar çıkacaktı. Ayrıca bugünkü etap dikliğinin yanında uzundu da…
Yolun dağdan uzaklaştığını fark ettiğimizde bir şeylerin yanlış gittiğini anladık. Tekrar bir konum kontrolü ile V şeklindeki ayrımın yanlış tarafına doğru ilerlemiş olduğumuz görüp hemen geri döndük. Asıl gitmemiz gereken yol doğrudan dağa doğru uzanıyordu. Katerini’den çıktıktan sonra yeşil ile baş başa kalmıştık. Yol çok geniş olmamasına rağmen ağır vasıtaların kullandığı bir yoldu. Yanımıza fazla su almıştık çünkü uzun rampalarda nerelerde su bulacağımızı bilmiyorduk. Olimpos’a bakarak yükselmeye devam ettik. “Artık tanrılara daha yakınız” diyorduk geyik olsun diye. :) Ne de olsa Olimpos mitolojide tanrıların evi olan dağdı ve Zeus burada oturuyordu J
Sol yanımızdaki derin vadi bize olağanüstü güzellikler sunuyordu. Bol bol fotoğraf çekmeyi ihmal etmiyorduk. Arada da Uğur’un muz takviyeleriyle tırmanış devam ediyordu. Yemek vakti aklımıza gelen ilk yiyecek genelde çorba oluyordu ama Yunanistan’da şu ana kadar bu ihtiyacımızı karşılama şansımız olmamıştı. Yiyecek bir yer bulsak ve çorba da olsa hayalimiz daha ilk adımında takılıyordu. Çünkü henüz bir yerleşim yeri bile bulamamıştık. Sonunda, yokuşlar devam ederken, Dimotikos adlı bir yerleşim yerine ulaştık. Ortalıkta in cin top oynuyordu. Dikkatimizi çeken şey yol kenarındaki kilise olmuştu çünkü çok renkli resimli gösterişli bir kiliseydi. Biraz ilerleyince de bir “tabepna” yani taverna (restoran)’a rastladık. Levhasında domuz, geyik ve Olimpos figürü olan, kapısının önü odun yığılı olan bir restoran. Dışı çok şey vaat etmese de içeri girdiğimizde “çok ambiyanslı :)” diyebileceğimiz bir mekana gelmiştik. Çok özel masa, sandalye ve döşemeleri olan ilginç bir yerdi. Bisiklet kıyafetleriyle terli terli masaya oturmamız da tezat oluşturuyordu. Ayrıca içeride bizden başka kimse yoktu. Yanımıza sakallı bir adam yaklaştı. Konuşması, daha doğrusu konuşamaması dikkatimizi çekti. Sanırım gırtlağında bir problem vardı çünkü normal ses çıkaramıyor hırıltılı bir şekilde konuşuyordu. Biz anlaşmaya çalışırken eşi olduğunu tahmin ettiğim bir bayan geldi. Onunla İngilizce anlaşmaya çalıştık. Ve tabi ilk olarak çorba sorduk. Doğal olarak yoktu. Yemek menüsüne baktık. İçinde domuz ve geyik eti bulunan özel yemekleri ve özel şarapları görüp “Biz nereye geldik böyle ? ” diye düşündük. Domuz eti haricinde et istediğimiz söyleyince koyun eti olduğunu söylediği bir yemeği gösterdi. Bize de koşulsuz kabul ettik. Salata söylemeyi de ihmal etmedik. Bu arada lavaboya uğrayıp terli halimizi ortama uygun hale getirmeye çalıştık ama koyu renkli ahşap döşeme içinde bizim bisiklet kıyafetlerimizin sırıtması kaçınılmazdı.
Yemeklerimiz geldiğinde tabakta 5 parça koyun kaburgası olduğunu gördüm. İyi pişsin dediğim için neredeyse yanmıştı. :) Yemek yemektir deyip giriştik. Tabi hesap da ambiyansa uygundu. :) Tekrar yola çıkıp köyden ayrıldık. Yol tırmanmaya devam ediyordu. VDO’nun gösterdiğine göre 1000 m. civarına kadar çıkmıştık. Olimpos arka tarafımızda görünüyordu. Yokuşun bitmesini beklediğimizde araçların daha da yüksek bir noktaya doğru devam ettiğini gösterdi Uğur bana. Gözlerim büyüdü bir anda. Ama bir terslik olduğunu düşünüyordum. Bu kadar çıkmamalıydı. Kavşak olduğunu düşündüğüm noktada yolun inişe geçtiğini fark edince rahatladım. İnişin başladığı noktada durup önümüzdeki uçsuz bucaksız Theselya Ovası’na baktık. Uzun bir inişle Elassona’ya kadar inecektik. Yüklü bisikletlerimizi uzun yokuşlarda bırakmak pek iyi bir fikir değildi. Disk frenlerimize epeyce bir iş düşüyordu yavaşlayabilmek için. Saat geç olmasına rağmen Ellassona’ya varmamız fazla uzun sürmedi. Şehri beğenmemize rağmen karanlığa kalmamak için hızla yola devam ettik. Önümüzde Elassona-Larissa arasında yapılmış yeni yolu belirten levha vardı. Levhayı takip ederek yokuşu çıkmaya başladık. Burası yolun son yokuşuydu. Çıkarken sağda bir anıt görüp durduk. Üzerindeki yazıda okuyabildiğimiz “1912-2012” tarihleri bunun Balkan Savaşı’nın 100. Yılı ile ilgili bir anıt olabileceğini düşünmemize yol açtı.
İnişe geçtiğimizde uzakta Larissa’yı görebiliyorduk. Son 20. Km’lik kısım dümdüzdü. Larissa merkezine hava karadıktan sonra girebildik. Uğur’un bulduğu otele ulaşıp akşam programında geçtik. :)
VDO MC 2.0 WL verileri
Çıkış : 09:40
Varış : 20:30
Mesafe : 117,83 km
Sürüş Süresi : 06:58 saat
Ortalama hız : 16,88 km/s
Max. Hız : 59,6 km/s
Ortalama Eğim Çıkış : %4
Max Eğim Çıkış : %13
Ortalama Eğim İniş : %-3
Max Eğim İniş : %-17
http://www.mapmyride.com/gr/katerini-central-macedonia/katerini-larissa-route-301398259
21/09/2013 – 8. Gün Larissa – Kalambaka (Meteora !)
Kalkış ve otelden çıkış geç olmasına rağmen, yolun büyük bir kısmının düz olması nedeniyle fazla gecikiyor sayılmazdık. Bugünkü etabımız Yunanistan turumuzun ikinci büyük durağına, Meteora’yaydı. Hem coğrafi hem de tarihi anlamda önemli bir noktaya gidiyorduk. Hakkında daha önce okuduğum yazılar ve gördüğüm fotoğraflardan Meteora’nın muhteşem coğrafyası ve inanılmaz yapısı hakkında bilgi almıştım ama asıl olan kendi gözlerimle görecek olmamdı. Uğur’u da Meteora hakkında bilgilendirip tura eklememiz konusunda ikna etmiştim. Bu sebeple turumuz en az 2 gün kadar uzuyordu. Şimdi bunu karşılığını alma zamanıydı.
Larissa, Theselya ovasının ortasına yerleşmiş Yunanistan’ın büyük şehirlerinden biriydi. Doğal olarak uzun süre ovanın ortasındaki dümdüz yolda ilerliyorduk. Yol yine keyif vermiyordu bize. Yavaş yavaş “Yokuş yoksa keyif de yok” demeye başlamıştık aramızda. :) Meteora’nın olduğu bölgeye ulaşmak için Trikala’dan itibaren ana yoldan ayrılmak gerekiyordu. Trikala bu yolda bizim için lezzet :) duraklarından biri olacaktı. Şehrin içine girdikten sonra ana yol paralel olarak yol aldığımızı hissettim. Yemek yiyecek yer ararken bizdeki esnaf lokantası formatına uygun küçük bir lokanta gördüm. Uğur da başka yerlere bakıyordu. Klasik sorumuz “Çorba var mı ?”’ydı. Yine bu soruyu sordum. Bu sefer olumlu cevap almam beni çok şaşırttı. Uğur’u çağırdım heyecanla. Bisikletlerimizi kaldırımda kilitledik ve içerideki masaya oturduk. Çorba olarak önümüze gelen aslında oldukça iri köfteleri olan sulu köfte yemeğiydi. Ama biz çorba niyetine yemiş olduk. Yanında da bezelye bulmuştum sebze olsun diye. :) Yemek için buraya gelmemize değmişti. Lokantanın sahibiyle de muhabbetimiz çok iyiydi. Bisikletli oluşumuz ve Türkiye’den gelişimiz çok ilgisini çekmişti. Yemeğin sonlarına doğru lokantanın asıl sahibi veya ortağı olduğunu düşündüğümüz başka biri de sohbetimize katılmıştı. Hatta son bölümde bize (İngilizce) söylediği sözler aslında genel olarak durumu özetliyordu :”Biz dostuz. Türkler ve Yunanlılar dosttur. Düşman olanlar politikacılar. Söyleyin arkadaşlarınıza da, biz dostuz.” Adamın yüzündeki samimiyet ifadesi bu güzel sözlerle bütünleşiyordu. Yemek sonunda ilk gördüğümüz lokanta sahibi bize 2 tane Meteora posteri hediye etti. Çok teşekkür ederek vedalaştık ve yola koyulduk.
Artık heyecanım iki katına çıkmıştı. Yolda, Trikala’dan çıkarken hafif iniş ve çıkış vardı ama sonrası Kalambaka’ya doğru düz devam ediyordu. Kalambaka, Meteora’nın altında yer alan küçük ama turistik bir kasabaydı ve bu akşamki durağımız olacaktı. Sürekli ileriye ve yukarıya doğru bakarak yol alıyordum. Yolun solunda uzakta Pineios Nehri uzanıyordu. Yolun kenarında, Meteora’daki manastırların haricinde başka bir manastırın yolunu işaret eden levha vardı. Sağa baktığımda tepenin üzerinde yer alan küçük bir manastır gördüm. Meteora’da göreceğimiz muhteşem manastırların bir işaretiydi bize. Yoldaki bir levha da Theopetra Mağası’na aitti. Mağaraları seven ve fırsat buldukça turizme açık olan (hatta avatarımda olduğu gibi açık olmayan) mağaralara giren biri için bu levhayı görmek ne kadar iyi ise yanından geçip gitmek de o kadar kötüydü. :(
Sonunda karşımızda tepeler gördük. Ovanın ortasında dimdik yükselen yarlar şeklindeydi. Daha dikkatli baktığımda yarların bize bakan yüzünde en tepeye yerleşmiş bir yapı gördüm. Uğur’a da işaret ettim. O da çoktan görmüştü zaten. Yüzümüzde heyecanla karışık bir gülümseme ile ilerliyorduk. Sonunda geldik dedik Meteora’ya. Aslında Meteora’ya değil Kalambaka’nın girişine varmıştık. Google’ın haritasından yola baktığımda Kalambaka’nın girişinde Meteora’ya yol ayrımı olduğunu görmüştüm. 6-7 Km’lik ciddi bir yokuş olduğunu da MapMyRide üzerinden doğrulamıştım. Kalambaka’ya girmeyip direkt Meteora’ya çıkmayı teklif ettim Uğur’a. Bu kadar yol geldikten sonra dik yokuşlara devam etme konusunda tereddütlüydü Uğur. “Buraya kadar bunun için geldik.” dedim. “Meteora’ya bisikletle çıkmadan olmaz.” Fazla zaman kaybetmeden kendimizi Meteora çıkışında bulduk. Hediyelik eşya satan bir dükkanda kısa bir moladan sonra yokuşlara başladık. Hâlâ göremiyorduk diğer manastırları. Meteoranın dev sütunlarını da…
Yol yazısına devam etmeden önce muhteşem Meteora hakkında derlediğim bilgileri paylaşmalıyım.
Meteora
Yunanistan'ın Teselya bölgesinde, Kalambaka kasabası yakınında bulunan Meteora, doğa ile insanın ortaklaşa yarattığı bir vaha. Dev kayalıkların doruklarına kondurulmuş zamanında 24 manastırdan (şu an 6 manastır ayakta ve kullanılıyor) oluşan bölge, dünya üzerinde başka bir dünyaya ait gibi görünüyor. Meteora, “meteorit” kelimesinden türetilmiş ve "havada asılı duran" anlamına geliyor. 11. yüzyıldan itibaren Ortodoks keşişlerin sığınağı olan kayalıklara ilk manastır 14. yüzyıl başında inşa edilmeye başlanmış. Meteora'nın dünyaya açılışı ise çok yeni, 80 yıl öncesine kadar keşişler manastırlara ip merdivenlerle tırmanıyorlarmış. Bugün merdivenler yapılmış. 700 yıl önce bu sarp kayalıklara nasıl taş ve toprak taşındığı hâlâ muamma. Bütün manastırların hikâyesi ilginç ama herhalde en ilginci, inşasına 1448'de başlanan kutsal Trinity manastırınınki... Manastıra, kayalığın içine oyulmuş 140 basamaklı merdivenle tırmanılıyor. 1476'da açılan manastırın inşası 18 yıl sürmüş. Keşişler inşaat için gereken malzemeyi ise ancak 70 yılda taşıyabilmişler! Meteora'nın tüm dünyada ünlenmesi ise James Bond sayesinde oldu. Roger Moore, "For Your Eyes Only" filminde Moni Agias Triados'a halat merdivenle tırmanıyordu. Buraya artık 'James Bond manastırı' deniyor. Diğer beş manastırın adı ise, Megalo veya (Great Meteoron) , Varlaam, St. Stephanos, St. Nikolaos Anapafsa ve Rausanou. [/i]
Meteora hem kültürel hem de coğrafi bakımdan Unesco Dünya Mirası listesine girmiş ender yerlerden. Kısaca “Yunanistan’ın Kapadokyası” olarak tanımlanabilir. (Kapadokya da aynı kriterlerle Unesco Listesinde yer alıyor.) Milyonlarca yıl önce, bu bölge deniz altındaymış. Theselya düzlüğü yükselip deniz çekilince yerini nehrin doldurması Meteora’nın dev kaya sütunları oluşmuş. Zamanında 20’den fazla manastır varken şu an 6 tanesi ayakta ve aktif durumda.
Tırmanış ve güneş bizi o kadar terletiyordu ki yanımızdaki suyu kısa sürede tükettik. Onca yolun ardında dinlene dinlene çıkarken bizi güneşten koruyacak bir ağaç gölgesi bulmamız oldukça zor oluyordu yol kenarında. Ovadan, bir anda tepelere doğru yükselen yol Uğur’u epeyce bezdirmişti. Keşke yarın bisikletsiz gelseydik diye söylenmeye başladı. :) Ben pedala bastıkça onu da motive diyordum şu kadar kaldı bu kadar kaldı diye. Tırmanışın ortasına gelmiş ve su ihtiyacımız tavan yapmışken yolun biraz içerisinde, Meteora’ya en yakın otel/pansiyon olduğu iddiasında olan bir yerden su aldım. Uğur beni yolda bekliyordu. Biraz dinlenip su takviyesinden sonra yolun da eğimi azalınca ilerlememiz biraz daha kolaylaştı ilk bölüme göre. Tepeye vardığımızda yol ikiye ayrılıyordu. Biz, gelirken gördüğümüz ilk manastıra doğru devam ettik. Yan tarafta, ana yol bağlantısı teleferik yardımıyla (önce aşağıya sonra yukarıya çıkan merdiven de yapılmış) kurulan Agia Triada (Holy Trinity) manastırını gördük. Manastırın duvarları üzerinde bulunduğu dev sütunun kenarlarıyla aynı düzlemdeydi ve bu şekliyle sütunun devamı gibi doğal görünüyordu. Görüntü bizi büyülemişti. Aklımızda yüzlerce soru vardı ama en kısa ve meseleyi en iyi özetleyeni “Nasıl yapmışlar ?”’dı. Gözlerimizi alamıyorduk ama gelmişken manastırlardan birinin içini de görmek istediğimiz için aceleyle yola devam ettik. Her manastırın açık olduğu saat aralığı farklıydı ve varış saatimize göre girebileceğimiz tek manastır Agia Stephanos (St. Stephen) Manastırı’ydı. Pedallara asılıp kapanış saatine 5-10 dakika kala vardık Agia Stephanos’a. Manastırlara erkeklerin şortla, kadınların da pantolon, şort ve kolsuz tişörtle girmeleri yasak olduğu için bisikletlerimizi uygun bir yere koyup hızlıca eşofman altlarımız giymeye koyulduk. Etrafta olan birkaç kişi de manastırdan yeni çıkmış olanlardı. Bisikletleri kilitleyip tam geniş demir kapıya doğru yöneldiğimizde makus talihimizle karşılaştık. Kapı kapanmaya başlamıştı. Biz yaklaşırken kapının da kapandığını görüyor, şaşkınlıkla birlikte kızgınlık ve pişmanlık yaşıyorduk. Sonuçta girememiştik manastıra ve başka bir manastıra da girme şansımız yoktu. Çaresiz geri dönüp kıyafetleri tekrar bisiklet formatına çevirdik ve bu sefer uzun uzadıya etrafı seyrettik ve bir sürü fotoğraf çektik. O yıllarda, bu kadar zor bir yere bu çapta bir yapıyı yapmak, yapı için gerekli malzemeleri o noktalara ulaştırmak… Hepsi ayrı ayrı büyük bir şaşkınlık ve hayranlık kaynağıydı. Tabi bunun yanında bulunduğumuz noktadan gördüğümüz manzara ve batmaya başlayan güneşin yarattığı muhteşem ışık oyunları manzarayı daha da zenginleştiriyordu.
Agia Stephanos manastırından geriye dönüp önce Agia Triada’ya ulaştık. Yine seyir ve fotoğraf çekiminden sonra bu sefer Kalambaka’dan gelen yol kavşağını geçip diğer taraftaki 2 manastıra doğru devam ettik. İlki diğerine göre biraz daha aşağıda olan Varlaam Manastırıydı. Üzerine yerleştiği kaya sütunla birlikte çok etkileyici görünüyordu. Önce onun kapısına daha sonra da yukarıdaki Great Meteoron Manastırı’na gittik. Çevreyi büyük bir dikkat ve hayranlıkla inceliyorduk. Great Meteoron bu bölgenin en büyük manastırıydı. Üzerinde eski manastırların kalıntıları bulunan kaya sütunlar ve yine üzerinde herhangi bir yapı veya kalıntı bulunmayan sütunlar da görülüyordu. Bu taş sütunlar bize epeyce espri konusu oldu. Özellikle “1+1 Manastırlık arazi” ve “Ağaoğlu’nun Meteora’da Manastırlık arsa baktığı ve yapacağı manastıra ‘Ağaoğlu My Monastry’ adını vereceği” gibi geyiklerimizle epeyce eğlendik. :)
Yükseklik korkumun olması ve bu kadar yüksek kaya sütunların üzerinde gezinebilmek bana korku ve heyecanı bir arada yaşatıyordu. Akşam ışıklarıyla manzara iyice mora boyanıyordu ve biz yavaş yavaş inişe geçiyorduk. Geldiğimiz yoldan değil de Kalambaka’ya göre Meteora kayalıklarının arka yüzüne bakan Kastraki tarafından inişe geçtik. Yol Rousanou ve Nicholas Anapausas manastırlarının altından geçiyordu. Bu iki manastır diğerlerine göre daha küçüktü ve aşağılarda yer alıyordu ama yine de muhteşem yerleşimleriyle göz alıyorlardı. Önlerinde durup kafamızı yukarı kaldırarak görmeye çalışıyorduk detaylarını. Hava tamamen kararmaya yüz tutunca Kastraki’ye indik. Burası küçük bir kasabaydı ve bolca kamping, pansiyon ve küçük otellerle doluydu. Kalambaka’ya bağlanan yoldan ilerleyerek Uğur’un yine booking.com’dan bulduğu Elena’s Guest House’u arama başladık. Burası butik otel formatında küçük bir yerdi. Kalambaka’nın merkezine biraz mesafeli, kaya sütunların hemen kenarındaydı. Uğur, yerin sahibi olan Elena’yla tanışıp sohbet ederken ben dışarıda top oynayan çocukları seyrediyordum. Muhabbetin sonunda bisikletlerle beraber kalacağımız odaya yerleştik. Oda tam bir butik otele uygun şekilde çok özenli döşenmişti. Yemek konusunda fazla bir alternatif bulamadık Kalambaka’nın merkezinde. Zaten saat de oldukça geç olmuştu. Uğur Elena’yla konuşup yarın sabahtan öğleye kadar yarım günlük bir tur ayarlamıştı. Gelip bizi kaldığımız yerden alacaklardı. Bu da bizim için çok iyi olmuştu çünkü tekrar bisikletle çıkmadan, yorulmadan Meteora’daki manastırlardan bazılarını görebilecektik. Fazla geç vakte kalmadan yattık. Yarın başka bir heyecanla uyanacaktık.
VDO 2.0 MC WL verileri
Çıkış : 10:15
Varış : 17:30
Mesafe : 101,23 km
Sürüş Süresi : 05:39 saat
Ortalama hız : 17,89 km/s
Max. Hız : 46,10 km/s
Ortalama Eğim Çıkış : %5
Max Eğim Çıkış : %12
Ortalama Eğim İniş : %-4
Max Eğim İniş : %-18
[b]22/09/2013 – 9. Gün Kalambaka - Meteora – Karditsa[/b]
Meteora II
Bir gece önce Elena bize nasıl bir kahvaltı istediğimizi sordu. Direkt atladım :
- Domates istiyorum.
- Tamam. Başka ?
- Çay ve peynir. Beyaz peynir olsa yeter ?
- Beyaz peynir mi ? Bizde kaşar peyniri var. Beyaz peyniri almam lazım ama pahalı. !?
Ben de Uğur da şaşırmıştık. Doğrusu bizde kaşar peyniri beyazdan (genellikle) daha pahalıdır. Kısacası ilginç gelmişti bize Elena’nın söyledikleri. Kahvaltıda bizim istediklerimiz, standart kahvaltı içeriği ve Elena’nın kendi elleriyle yaptığı kek…
Meteora turu için bir gece önceden haber vermiştik Elena vasıtasıyla. Bizi otelden alacak olan araç 09:30 civarı geldi. Elena bize bisikletlerimizi turdan sonra alma ve kıyafetlerimiz değiştirme imkanı sunmuştu. Bu sebeple rahattık. Dönüş saatimiz ve yola çıkışımız derken kısa mesafe ile Karditsa’ya ulaşacağımız günümüzü planlamıştık.
Araç bir Mercedes minibüstü ve içinde Koreli bir çift vardı. Diğer otellerden de yine Koreli olduklarını tahmin ettiğim bir çift ve Balkan orijinli 2 kişi bindi. En son olarak da bir Hollandalı (adını sonradan öğrenip sohbet edeceğimiz Esther). Tur rehberi bizi önce “Her şeyin başladığı yer” diye tarif ettiği, küçük bir kilisenin yanına götürdü. Henüz Meteora’ya çıkmamıştık. Uzakta, karşı tarafta, dümdüz, devasa duvarın önünde kaya tırmanışı eğitimi alan bir grup vardı. Rehberimiz buraya ilk olarak 11-12. YY’da “hermit” adı verilen keşişlerin geldiğini anlattı. Keşişlerin buraya gelme nedeni, kutsal Atos Dağı’nın denizin kıyısında olması ve korsan saldırılarına açık olması sebebiyle güvenli bir bölge aramalarıymış. Önce kaya kovuklarında yaşamaya başlamışlar. Belirli zamanlarda inzivaya çekildikleri yerlerden çıkarak, ortak yapılması gereken işler için bir araya geliyorlarmış. Zamanla bu bir araya gelmelerle gruplar oluşmuş ve ortak yaşamların başlamasına yol açmış. Güvenliğin de önemli olması sebebiyle kaya blokların en üstüne yerleşmeye ve kendileri için yaşam alanları oluşturmaya başlamışlar. 14. YY’da manastırların inşasına başlanmış. 26 adet manastırdan günümüze sadece 6 tanesi kalmış. Sadece 2 manastırda rahibeler de bulunuyormuş.
Rehber bize Moteora’nın dev kaya kulelerinin oluşumları hakkında da bilgi verdi. Daha önce de yazdığım gibi, Theselya düzlüğü deniz iken yükselme sonucu yerini nehir doldurmuş ve bu karşılaşma dev kaya sütunlarının oluşmasına sebep olmuş. Şu an Meteora, hem muhteşem manastırları ile din ve kültür turizmine hem de muhteşem kaya oluşumları ile doğa turizmine uygun bir yer. Kaya tırmanışı, trekking gibi aktiviteler yapılıyor.
Dikkatimi çeken diğer bir konu da bu küçük kilisenin önündeki 2 ayrı direkte 2 farklı bayrak bulunmasıydı. İlki mavi beyaz Yunan bayrağı, diğeri de sarı satıh üzerinde çift başlı siyah kartal olan Ortodoks Kilisesi’nin bayrağı. Bu bayrak üzerindeki çift başlı kartal Doğu ve Batı Roma İmparatorluğu’nu temsil ediyormuş.
Araçlara binip bir gün önce bisikletle indiğimiz yoldan çıkmaya başladık Meteora’ya. İlk durağımız dünkü son durağımız olan Great Meteoron Manastırı’ydı. Bu sefer manastırın içine girecek olmamız bizi daha da heyecanlandırıyordu. Araç park alanında durduğunda rehberimiz bizi kapalı alanlarda fotoğraf çekmememiz konusunda uyardıktan sonra serbest bıraktı. Buluşma saati belirleyerek grup dağıldı. Merdivenlerden yukarı çıkıp girişte bulunan gişeye geldiğimizde kadınlar için uzun etek verildiğini gördüm. Giriş ücreti de kişi başı 3 €’du. Elimde fotoğraf makinası her gördüğümü çekiyordum. Etraftaki her şeye dikkatle bakıyor, böyle bir yere bu büyüklükte bir yapının nasıl inşa edildiğine şaşırıyorduk Uğur’la. Girişte, buralarda yaşayan keşişlerin tipik kıyafeti, matara ve asası sergileniyordu. Büyük ve çok mekanlı bir yapını içindeydik. Rehberin girişte sağ tarafa dikkat etmemizi önerdiğini hatırlayarak sağa yöneldik. Odalardan birinin kapısına küçük bir pencere açılmıştı. İçi görünüyordu. Ve bir oda dolusu kafatası… Evet, odanın dışarıdan görünen karşı duvarında raflara kafatasları dizilmişti. Sağ duvar tarafında da kol ve bacak kemikleri olduğu anlaşılan uzun kemikler vardı. Bolca fotoğraf çektik kendimize korkmuş gibi hallerden hallere sokarak.
Manastırın ziyarete açık alanları müze şeklinde düzenlenmişti. Farklı bölümlerde tarım aletleri, şarap yapımında kullanılan aletler ve fıçılar, mutfak aletleri, ayin salonları bulunuyordu. Büyük bir odada da resimler sergileniyordu. Sergilenen resimler Yunan devler adamlarına aitti. Yunan krallarının, şairlerin, yazarların vb. resimleri olduğunu anlıyorduk İngilizce yazılardan. Bu salonda bulunan iki resimde dikkatimizi çeken Türk bayrağı ve İslami semboller olmuştu. Her iki resimde de Türk Bayrağı, teslim alınmış şekilde resmedilmişti. Birinde yerde görünüyordu. Dini semboller de yenik ve aşağılanmış şekilde gösterilmişti. Kavala girişindeki, ucundan kan damlayan Kıbrıs haritasından sonra Türk düşmanlığı olarak nitelenebilecek şey bu olmuştu bizim için.
Balkon kısımlarına çıkınca ne kadar yüksekte olduğumuzu fark ediyorduk. Hemen alt taraftaki Varlaam manastırı da bu açıdan çok daha muhteşem görünüyordu. Greate Metoron’dan sonra grup olarak Varlaam Manastırı’nı ziyaret ettik. Varlaam’ın üzerine yerleştiği kaya bloğu oldukça yüksekti ve kenarlardan aşağıya baktığımda oldukça ürperiyordum. Varlaam’da en fazla dikkatimi çeken dev ahşap şarap fıçıları ve insan gücüyle çalışan, insan ve eşya taşımada kullanılan fileli vinçti.
Diğer manastırları dışarıdan gördükten sonra gelirken levhasının yanından geçtiğimiz Theopetra Mağarası’na doğru yola çıktık. Zaten oldukça yakındı. Girişine uzun bir merdivenle çıkılıyordu. Rehber, çok yakın zamanda, mağaranın en eski insan yerleşimlerinden biri olduğunun keşfedildiğini M.Ö. 60.000 yılından itibaren insan izlerinin kesintisiz olarak devam ettiğini söyledi. Mağaranın içindeki yürüyüş platformundan etrafın seyrediyorduk. O zamanlarda ateş kullanıldığını belgeleyen izlerin gösterdi bize rehber. Ve çamurun geçen zamanda taşlaşmasıyla oluşan küçük ayak izleri… Bu çok ilginçti. Binlerce yıl önce burada yürümüş bir çocuğun ayak izlerine bakıyorduk.
Mağarayı dolaştıktan sonra geriye döndük. Araç tek tek herkesi aldığı yere bıraktı. Biz de bisikletleri hazırlayıp Elena’ya veda ettik. Öğleden sonra yola çıktığımız için mesafemizi kısa tutmuştuk. Karditsa’ya 50 Km’lik bir mesafemiz vardı. Öğle yemeğini Trikala’da aynı yerde yemeyi düşündük ama Pazar günü çoğu yer gibi orası da kapalıydı. Yine zorunlu olarak gyros yedik. :) Dümdüz yol bizi fazla zorlamadan Karditsa’ya vardık.
VDO MC 2.0 WL verileri
Çıkış : 13:45
Varış : 17:00
Mesafe : 51,42 km
Sürüş Süresi : 02:18 saat
Ortalama hız : 22,28 km/s
Max. Hız : 34,57 km/s
Ortalama Eğim Çıkış : %1
Max Eğim Çıkış : %3
Ortalama Eğim İniş : %-2
Max Eğim İniş : %-7
http://www.mapmyride.com/routes/view/302364469