Kayseri-Kapuzbaşı-Çakıt Vadisi Bisiklet turu (11-16 Ağustos 2024)

2024 yılı için oldukça farklı bir tur planlamıştım. Turun rota fikrini de eşimle Kayseri’ye yaptığım seyahatte gezdiğimiz yerlerden aldım. Kayseri merkezli birkaç gün oldukça keyifli zaman geçirmiş ama bol bol yağmur, hatta dolu yemiştik. Aracımızla yaptığımız bu gezide Erciyes’e çıkmış ve ardından Yahyalı üzerinden Kapuzbaşı Şelale’lerine gitmiştik.

Özellikle Kapuzbaşı Şelaleleri’ne giden yolu, yolun içinden geçtiği kanyonu çok beğenmiştim. Çok yoğun yağmur altında şelalelere giderken bir anda yağmur doluya dönmüş ve uzun bir süre araba içinde kalmamız gerekmişti. Arabayı da doludan etkilenmesini azaltmak için dört ayaklı ahşap bir yapının altına sokmuştuk. Dolu bitip yağmur biraz izin verince de şemsiye altında şelaleleri görmeye gitmiştik. Yol kenarındaki bakkaldan öğrendiğimiz kadarıyla bir gün önce de heyelan olmuş ve yola epeyce kaya ve toprak inmişti. Yol kenarında gördüğümüz greyderin halen orada oluşu da sanki bugün için bir tedbirdi. Dönüş yolu, yukarılardan düşen kaya parçalarıyla doluydu. Kayseri’ye geri dönerken hâlâ yağmur vardı yol boyu. Koca bir bulut gün boyu tepemizden ayrılmamıştı.

Rotamız kaçınılmaz olarak Kapuzbaşı’ndan devam edecekti. Haritayı inceleyerek nereden nereye gidebileceğimi analiz ettim. Aladağ’a devam eden bir yol vardı ama neredeyse tamamı stabilizeydi. Asfalt bir yol bulmaya kalsam o da daha da uzaklardan dolaşıyordu. Bense ana konuya odaklanarak toplam 7 gün olacak şekilde Aladağlar’ın çevresini dolaşacak bir rota oluşturdum. Rotanın kraliçe etabı da (Kapuzbaşı etabına göre çok daha zorlu olacak) Çakıt Vadisi geçişi olacaktı. Youtube’dan çokça gezgin videosu seyredip nasıl bir rota oluşturabileceğime baktım. Giriş nereden, çıkış nereden diye bakınırken Wikilocs üzerinde bir rota buldum. Youtube gezginlerinin videolarıyla destekleyip rotayı kendimce oluşturdum. Oldukça maceralı bir geçiş olacaktı. Şimdiden heyecanlanıyordum.

Tito’yu Kayseri’ye arabayla götürecek ve arabayı Kayseri’de bırakacaktım. Bu turda da yol arkadaşım yeğenim (kuzenimin oğlu) Emir olacaktı. Son 2 yılda birlikte çok zorlu rotalarda pedal çevirmiş ve çok keyif almıştık. O da Samsun’dan otobüsle gelecekti Kayseri’ye. 10 Ağustos’ta Kayseri’de buluştuk. Otele yerleştik. Arabayı kapalı otoparka bıraktık ve güzel bir yemek yedik. Artık tur için hazırdık.

1. Gün : Kayseri-Erciyes-Develi-Yahyalı 11.08.2024

Oteldeki kahvaltının ardından, Emir’le hızlıca hazırlanıp attık kendimizi yola. Kayseri’nin caddeleri Pazar sabahı oldukça tenhaydı. Havanın sıcaklığı erken saatlerde bile kendini hissettiriyordu ama Erciyes'e çıktıkça soğuyacağını da biliyorduk tabi. Garmin’in rotası üzerinden şehir içinden kurtulup bir an önce tırmanışa geçmek istiyorduk ki o tırmanış bizi fazla bekletmedi. Aslında Kayseri'nin mahallelerinden geçerek tırmanıyorduk. Bolca durup dinlenerek... Suyumuzu da sürekli takviye ederek tabi... Bir ara, Emir biraz öndeyken durduğum bir evin duvarında kocaman kabartma harflerle yazılmış yazı dikkatimi çekti. “ZOR” yazıyordu duvarda. Direkt bize mesaj verir gibiydi. “Erciyes’e tırmanmak zor.” gibisinden...

Erciyes çıkışındaki bakkallar, marketler, kasapların önünde sıra sıra arabalar olduğunu gördüm. Şehir merkezinin boş caddelerinden sonra buralar daha kalabalık görünüyordu. Pazar gününü Erciyes’te piknikle, mangalla geçirmek isteyen aileler nevaleleri buralardan alıyorlardı. Yol kenarında durmuş yabancı plakalı bir araçtan inen bir abimiz durdurdu bizi. Hoş beş muhabbet sırasında size meyve ikram edeyim dedi. Hatta başka birilerine de ikram ettiğinden bahsetti. Sağol, mağol derken elime küçük küçük elmaları tutuşturdu ama pek de iç açıcı görünmüyorlardı bu elmalar. Biraz çürüktüler. Nezaketsizlik yapmamak için aldım, çantaya attım. “İlerde yeriz.” dedim. Yol kenarındaki bakkaldan tekrar su takviyesi yapıp tırmanışa devam ettik.

Uzaktan Erciyes’in zirvesi görünüyordu. Aslında zirve konisi demek daha doğru olur. Sönmüş bir yanardağdı Erciyes. Volkan konisi de oldukça etkileyiciydi. Her ne kadar Tatvan’daki Nemrut Kalderası gibi volkan konisine giremiyor olsak da zirvesini yakından görmek de etkileyiciydi.

Tırmanışlarda zirveye yaklaştıkça eğim azalır ama burada artmaya başlamıştı. Ya da biz daha fazla yorulmuştuk. 25 km.lik tırmanışın sonları bizi zorlamaya başlamıştı. Hava da belirgin bir biçimde daha serindi. Rüzgarlığıma bir çırpıda ulaşamadığım için en yakındaki reflektörlü yeleğimi giyiverdim üstüme. Şu elmaların da tadına bakalım deyip bir tanesini de Emir’e verdim. Ama o küçük elmalarda doğru dürüst yenecek pek bir yer yoktu. Çok yeri çürüktü. Bir iki ısırık alıp bıraktım. Emir’e de “Boş ver, mideni bozma.” dedim. Tüm elmaları, kuşlara yemek olsun diye uzaklara fırlattım.

Nihayet 2219 m. yükseklikteki Tekir geçidine ulaşmıştık. Yolun karşısındaki bakkal, market, tatlıcı alanının kalabalıklığı dikkatimi çekmişti. İnsanlar burada bile neredeyse üst üsteydi. Yola devam edip aynı kompleksin bizim tarafta olanında durduk. Tuvalet ve su takviyesi yaptık. Etraftaki beyaz bidonlara anlam verememiş ve bakkaldan su almıştım ama aslında orası Tekir Suyu’nun çeşmesiymiş. Millet de damacanaları doldurma yarışındaymış. Benim bu konudaki cehaletim o kalabalığa girmeden suyumuzu alıp yola devam etmemize neden oldu. Erciyes manzaraları fotoğraflarımızı çekip inişe geçtik. Develi’nin merkezine kadar uzun bir inişimiz vardı. Çıkış kadar fazla irtifa farkı olmasa da uzun ve güzel bir inişti. Merkeze girip, buralarda “Develi cıvıklısı” denen, bizim kuşbaşılı-kaşarlı pideye benzeyen pideden yemek üzere bir lokantaya oturduk. Çorba, pide, karpuz vs. derken karnımızı doyurup yola devam ettik. Yol Zile ayrımından geçiyordu ki bizim ailemiz Zile’liydi ama bir farkla... Burası Develi’nin köyü olan Zile'ydi. Bizse Tokat Zile’liyiz :)

Yol kenarında, bir besi çiftliğinin simgesinin metalden bir boğa silüeti olduğunu gördüm. İspanya’da yol kenarına ya da tepelere yerleştirilmiş çokça boğa silüeti vardı. Aynı o boğalara benzetmiştim. İspanya’nın simgesini buralarda görmek de oldukça garip gelmişti bana...

Yahyalı’ya akşam saatlerinde vardık. Benim kuzenimin, Emir’in babasının, adı Yahya olduğu için epeyce bir Yahya-Yahyalı muhabbeti yaptık. “Burada da kurtulamadın babandan.” dedim Emir’e. Girişte bir otel bulup yerleştik. Merkeze yürüyüp yemek yedik. Sonra da otele dönüp ertesi gün için dinlenmeye çekildik.

Mesafe : 76,99 km

Yolda geçen süre : 6:22 Saat

Ortalama hız : 12,1 km/sa

Maksimum hız : 61,7 km/sa

Toplam yükselme : 1.301 m.

https://www.strava.com/activities/12121783437

2. Gün : Yahyalı-Kapuzbaşı 12.08.2024

Kahvaltı sonrası 13 km.lik çok da dik olmayan bir tırmanışla etaba başladık. 29-30 derecelere varan hava sıcaklığı ilerleyen saatlerde daha da artacaktı. İnişimizde de Zamantı Irmağı ile buluştuk. Zamantı’nın adını yılları önce Dalaman Çayı’nda rafting yaparken duymuştuk eşimle. İrlandalı bir rehberimiz vardı. Peter. Çok neşeli ve espriliydi. Ona Türkiye’de en çok beğendiği rafting parkurunu sormuştum. Çoruh demesini bekliyordum doğal olarak ama o Zamantı demişti. Hatta çok dar kanyonlarından geçtiklerini söylemişti. Oradan aklımda kalmıştı zamantı ama hiç rafting yapmak kısmet olmadı. İlk defa eşimle Kapuzbaşı Şelaleleri’ne ilk gelişimizde görmüştük Zamantı’yı. Bu sefer de ikinci kez buluşmuştuk.

Köprüyü geçmemizle birlikte yeniden tırmanışa başladık. Sonunda da rüzgar türbinlerinin olduğu geniş bir düzlüğe geldik. Yakınından geçtiğimiz bir türbinin çıkardığı ses çocukken uzunca bir çubuğu hızla havada salladığımda çıkan sese benziyordu. Çocukken bu sesi çıkarmayı çok seviyordum. Rüzgar türbinlerinin altında fotoğraf çekip yolumuza devam ettik.

Yolumuz kısa süre sonra Kapuzbaşı Şelaleleri için ayrıldı. Oldukça da acıkmıştık. Delialiuşağı beldesine yaklaşırken çıktığımız bir yokuşta yanımdan geçen arabanın ön camından sarkan bir genç arkadaş bağırıyordu bana : “Sat bunu, motor al dayııııı.” Bu yaşa kadar motorlara saygı duyup uzak durmuştum. Bu yaştan sonra da alacağımı sanmıyorum. Ama hiç belli de olmaz tabi. :) Kısa yokuşu bitirip geriye baktığımda Emir’in pedal çevirirken atlı bir amcayla sohbet ettiğini gördüm. İlginç bir kareydi ama fotoğrafını çekemedim. Sonradan Emr’le bu at üstündeki amcanın muhabbetini yaptık. Bisiklet ve turla ilgili epeyce soru sormuş. Yokuş boyu lafa tutmuş Emir’i :)

Delialiuşağı’nın ayrımında, gölgede bekleyen gençlere buralarda bakkal olup olmadığını sordum. Köyün içinde bakkal olduğunu söyledi içerinden biri. Emir’i bekledim. Köyün içine girdik. Kısa bir mesafede köyün bakkalı vardı. Önündeki gölgelikte durup bakkalın sahibinin gelmesini bekledik. Çocuklar ve yaşlıca bir amcamız bize meraklı gözlerle bakıyorlardı. Bakkal arkadaş gelince yiyecek bir şey olup olmadığını sordum, şöyle ekmek arası bir şeyler... Yoktu tabi. Bakkal arkadaş bizi evine götürmeyi ve birlikte yemek yemeyi teklif etti. Kendisine teşekkür edip yola devam etmemiz gerektiğini söyledim. O da buradan işe gidecekmiş. Biz de kek ve gazoz ile öğün oluşturduk kendimize. Sıcak havada biraz serinleyip, biraz da dinlenip midemizi kandırdık.

Yolun en keyifli yerlerine gelmiştik artık. Zamantı Irmağı’nın kenarında, kanyon içine giren yol kıvrıla kıvrıla ilerliyordu. Bir önceki gelişimizde, yağışlı havada, yolun üstünde yükselen duvar gibi kayaları gördüğümde çok heyecanlanmıştım. Kesin buralarda heyelan olur yol kapanır diye düşünmüştüm. Bu geçişimde ise buralardaki kayaların tıraşlandığını görmem beni çok şaşırttı. Emir’e de gösterdim tıraşlanan yerleri. Resmen tereyağ keser gibi kesmişler koca kayaları :) Vadiye giren yolun eğimi azalmış, su kenarından keyifle ilerlediğimiz bir hale gelmişti. Suyun karşı yakasında gördüğümüz kaynağın (Göksu Kaynağı) yanına gitmek için arabaların yoğun şekilde park ettiği otoparka bisikletlerimizi kilitleyerek asma köprüden karşıya geçtik. Zamantı’ya karışan suyun çağlayan oluşturduğu yerde merdivenlerden yukarıya kaynağa doğru yürüdük. Sıcak havada suyun serinliği çok iyi gelmişti bize. Su, geniş ağızlı bir mağaradan çıkıyor ve kısa bir mesafeden Zamantı Irmağı’na karışıyordu. Aynı şeyi Kapuzbaşı Şelaleleri’nde de görecektik. Yöredeki şelalelerlerin hepsi aslıda bir akarsuyun üstünde olmayan, birer su kaynağı olan şelalelerdi. Hepsi aynı anda devasa su hacimlerini Zamantı Irmağı’na boşaltıyorlardı. Kısa süre sonra Türk Üçgeni’ne vardık. Hatta Emir’le ha şurası , ha burası derken haritayı takip ede ede ilerliyorduk. Emir, “Abi şurasıymış.” dediği yerde genişçe toprak bir alanı geçip akarsuyu izledik. Zamantı Irmağı’na Kapuzbaşı Şelaleleri’nden gelen sularla birleşiyor ve devam ediyordu. Tam o noktada üç kollu bir su yolu izlenebiliyordu. Sanırım o sebeple adı Türk Üçgeni olmuştu.

Önceki gelişimde, Kapuzbaşı girişindeki konaklama tesislerinin olduğunu görmüştüm. Yeme, içme olanağı da vardı. Önce yerleşecek bir yer bulup eşyaların bir kısmını orada bırakmayı ve Hacer Vadisi’ne doğru pedal basmayı planlamıştım. Ama önce bir şeyler atıştırdık. Sıcaktan planı biraz kısaltıp Kapuzbaşı Köyü’ne kadar gitmeye karar verdik. Emir’e şelaleleri gösterdim. Fotoğraflar çekildi. Su miktarı neredeyse önceki gelişimizle aynıydı ki o zaman Haziran ayıydı. Şimdi ise Ağustos... “Bu dağların altı hep su olmalı.” dedim Emir’e. O da çok keyif aldığını söyledi. Şelaleleri çok beğendi. Kapuzbaşı Köyü’nün girişine kadar pedal çevirdik. Yol yokuşa dönmüştü. Kamyonlar dere içindeki yapılan tevzi işleri için malzeme taşıyordu. Trafik bu anlamda biraz yoğunlaşmıştı. Kapuzbaşı Köyü’nü görüp uzaklara, Hacer vadisine baktık. Sonra da kaldığımız yere döndük. Güney Şelale adında, dev kaya kütlesinin arka tarafında dördüncü bir şelale daha vardı. Önceki gelişimizden de adını biliyordum ama hava koşulları sebebiyle gitmeyi aklımıza bile getirememiştik. Bu sefer orayı da görelim diye, o tarafa doğru yürümeye başladık. Yol, bir gün sonra devam edeceğimiz istikametten ayrılarak sağa döndü ve derme çatma ev, motel ve pansiyonların arasından dağın arkasına geçti. Yükseldi. Şelaleyi uzakta görmeye başladık. Tevzi edilmiş patikadan tırmanarak yanına kadar geldik şelalenin. Ağustos akşam sıcağında minik damlalar serinletiyordu bizi. Biraz daha yaklaşsak iyiden iyiye ıslanacaktık. Şelaleyle fotoğraflarımız çektikten sonra otele döndük.

Duş alıp, yemek için Kapuzbaşı Şelaleleri’nden gelen suya tepeden bakan bahçesine indik otelin. Kaldığımız yere arabayla Rus bir aile gelmişti. Adam, eşi, ve küçük kızı... Buraya kadar gelmeleri bir yana burada konaklamalarına şaşırmıştım. Bir yandan da sevinmiştim açıkçası. Bu ücra noktada bir turist ailenin güvenle konaklayabiliyor olmasına. Ve tabi buraların onlar tarafından biliniyor olmasına da...

“Yemekte çorba var mı ?” diye sormuştum otel sahibi genç arkadaşa. Kendisi aslında otelin her şeyiydi. Hem sahibi, hem aşçısı, hem garsonu... “Yok abi ama eşime yaptırım.” demişti. Ben de direkt mutfağa gidip eşiyle konuştum. Çok zahmet vermemek için “En kolay ne yapabilirsiniz ?” dedim. “Tarhana olur mu ?” dedi mahcup bir sesle. “Olur tabi. Harika olur. ” diye atladım. “Tamam. Tarhana!” Yemekte çorbamız vardı artık ve bu bizi mutlu etmişti. :) Çorba haricinde fazla bir şey yiyemedim. Son dönemdeki mide problemi tekrar başlamıştı. Yol boyu su iç, yemek için bir şey bulama, bulunca da yiyeme... Suyun serinliğini hissede hissede bir şeyler yiyip sonra da dinlenmeye çekildik.

Mesafe : 69,60 Km.

Yolda geçen süre : 6:06:54Saat

Ortalama hız : 11,4 Km/sa

Maksimum hız : 56,8 Km/sa

Toplam yükselme : 1.202 m.

https://www.strava.com/activities/12128894184

3. Gün : Kapuzbaşı- Aladağ 13.08.2024

Sabah kahvaltımızı yapıp biraz geç vakitte (10:00 civarı) yola çıktık. Güneş de artık o sıcak yüzünü iyice göstermişti. Yola çıktığımızda Garmin 29 derece gösteriyordu. Devamında gün boyu 40 derecelere yakın sıcaklıklarda seyredecekti hava. Hatta bir ara 47-48 dereceler bile görüldü güneşin altında... Ağustos ayında Adana yakınlarında olursan olacağı da bu olurdu tabi...

Otelden çıkıp şelalelerden gelen suyu geçen köprüden karşıya geçerek asfalt yola veda ettik. Stabilize yolda tırmanışa geçtik ama pedal çevirme hayalimiz kısa sürede ona erdi çünkü o eğimde ve stabilize yolda pedal çevirmek bir zulüm oluyordu. Aynı zamanda da harika manzaralar görüyorduk. Türk Üçgeni’nde Zamantı’nın yeşil sularıyla Kapuzbaşı’nın (ıslah çalışmaları sebebiyle derenin kazılmasından dolayı) çamurlu suları birbirine karışıyordu. Bizse Zamantı’nın tersine yükseliyorduk. Çevre yemyeşildi. Uzakta Aladağlar’ın zirveleri bizi takip ediyordu. Tam karşımızda Büyükçakır Köyü vardı. Sırtını heybetli dağa vermiş tam bir çocuk resminde uzaklarda olan köy gibi. Uzun uzun güzel manzaraları seyrederek bisikletler elimizde devam ettik yola Emir’le. Emir’in yollar hakkındaki yorumları harikaydı. “Abi burayı neden asfaltlamamışlar ?”, “Şuradan şuraya bir viyadük olsa ne güzel olur ? “, “Ne biçim yol bu !” Sürekli zirveye ne kadar kaldığını ve ne zaman inişe geçeceğimizi hesaplıyordu. Yanımızdan geçen arabalardan biri durup bize üzüm ikram etti. Zaten yiyecek başka de bir şeyimiz yoktu. Hem dinlenip hem de üzüm yemek iyi gelmişti ama asıl iyi gelen Kapuzbaşı’nın soğuk suyunu bize ikram eden çift olmuştu. Güneşin altında yapılabilecek en iyi ikram... Emir’e Köprülü Kanyon’a giderken yanımda duran arabanın içinden bana pet şişe su ikram eden ve hiç bir şey söylemden devam eden aileyi anlattım. Suydu bir bisikletçiye yapılabilecek en iyi ikram. Hele böyle sıcak bir havada en iyi ikram...

Bir süre sonra Zamantı görünmez oldu. Haritadan Kayseri-Adana sınırını geçtiğimizi fark ettim. Önce birinci, sonra da ikinci zirveyi geçip inişe başladık ama o muhteşem, harika stabilize yol aynı stabilizelikte devam ediyordu. En ufak bir “Birazdan asfalta döneceğim.” ibaresi göstermeden...

İnişle birlikte bisikletlerimizin üstünde ama çıktığımıza yakın bir hızla iniyorduk. Sürekli fren yapıyor, taşlardan kaçıyor, aynı zamanda etrafı seyretmeye çalışıyordum. Arka frenden, normalden fazla sürtünme sesi geldiğini fark ettim. Freni daha fazla sıkınca ses normal frenlemeden farklı çıtırtılar haline gelmeye başlayınca balataların bitmiş olduğunu anladım. Bu, turun geri kalanında ön frene daha fazla yüklenmek demekti. (Tur sonu Tito’yu (Bisiklet Sepeti) Serkan’a getirdim. Serkan bana parçalanmış arka fren pistonlarını gösterince turun ardından iyi bir masraf da çıkmış oldu.)

Stabilize yolda sağa sola slalom yapıp taşların üzerinden seke seke inmek hiç keyifli değildi. Bir yerde artık asfalt olsun diye dua etmeye başladık. Dualarımız ilk başta kabul görmedi ama sonra eski bir asfalta geçiş yaptık. Aladağ’a da az kalmıştı. Aladağ’da 3 konaklama alternatifi vardı. Biri Aladağ’dan önce, diğeri merkezdeki öğretmenevi, diğeri de Aladağ’ın güneyindeki otel. Artık bir yer bulalım dediğimizde Google’dan otelin yolunun rotasını çizdirdim. Önceden arayıp yer olup olmadığını sordum. Yer vardı. “Tamam geliyoruz.” dedim. Kısa süre sonra rota bizi asfalt yoldan çıkardı. Yine stabilize bir yola girmiştik. Yol inişe devam ediyordu ama otele yakın yeniden tırmanıyordu. Son metreler tam bir işkenceye dönmüştü. Telefonum çaldı. Görüştüğüm otel görevlisi arıyordu. Geliyoruz dediğim halde üzerinden zaman geçtiği için merak etmişlerdi gerçekten geliyor muyuz diye. “Geliyoruz. Bisikletle geldiğimiz için yavaş geliyoruz.” dedim telefondaki elemana nefes nefese. Otel girişi de iyice eğimliydi. Son pedalları çevirirken uzaktan Emir’in sesini duyuyordum. Bu sefer oteli niye buraya yaptıklarını sorguluyordu. :)

Otelin bahçesine girdiğimde gölgede, masa başında oturan bir kaç elemanın dikkatli bakışlarını gördüm. Selamlaşma faslından sonra içlerinden genç olanı yaklaştı. Telefonda konuşmuştuk dedim. Konuştuğumuz kişi otelin sahibiymiş ama o an orada yoktu. Ortalık da pek bir sakindi. Sanki bizden başka kimse yokmuş gibi. (Sabah gördük ki bir iki kişi daha varmış kalan...) Ben soluklanırken Emir de geldi. Genç eleman odayı ayarladı. Sıra yemek muhabbetine geldi. Biz yolda hayal üzerine hayal kuruyorduk Emir’le. Gence sordum:

-“Ne yiyebiliriz.”.

-”Abi bizde yemek yok şu an.”

-”Ne yapacağız ? Çok açız ?

-“Abi sipariş verebiliriz.”

-”Tamam verelim. Ne siparişi verebiliriz ? “

-”Abi pide, dürüm olabilir.”

Ben çorba hayali kurarken yine açığa düşmüştüm. “Kaderimizse çekeriz.” dedim. Çocuğun elinde telefonvardı. Bir yerleri arayıp sipariş verecekti. Onlar da getirecekti. Sipariş muhabbetine başladık :

-”Pide olsun.” dedim.

-“Tamam abi.” dedi. Aradı. “Abi pide yokmuş. “ dedi.

-“Tamam. Ne varmış ?” dedim.

-”Dürüm varmış abi.” dedi.

-”Tamam dürüm olsun.” dedim. “Yanına da yoğurt olsun. Bir de kola zero”

-”Tamam abi” dedi.

Adama siparişi tekrar etti. Sonra da “Abi onlar getiremiyorlar.” dedi.

Dedim ki “Biz de hem bisikletliyiz hem de yorgunuz. Nasıl gidip alacağız ? “

-”Ben alır gelirim.” dedi. Motora atladı. Bir baktım ki motorun lastikleri de inik. “Allah vere de bir sakatlık olmasa” diye düşündüm. Yandaki elemanlardan biri de sigara almasını söyledi. Eleman gitti.

Biz bisikletleri kapalı alana koyduk. Odaya çıktık. Bir vakit sonra da bizim siparişler geldi. Dürümler, yoğurt, ve zero yerine muadili “Le Cola” :) Midem yine bir şey yemeye müsait değildi. Dürümden bir ısırık ancak aldım. Yoğurt ve kola içerek açlığımı yatıştırmaya çalıştım.

Mesafe : 41,14 Km.

Yolda geçen süre : 5:57:25Saat

Ortalama hız : 6,9 Km/sa

Maksimum hız : 37,3 Km/sa

Toplam yükselme : 1.163 m.

https://www.strava.com/activities/12138085380

4. Gün : Aladağ-Karaisalı 14.08.2024

Sabah, bu köhne otelin kahvaltısı nasıl olur düşüncesiyle başladık güne. Dünün yorgunluğu da çökünce daha sabahtan yorgun hissediyordum. Ne de olsa dünkü açlığımı da giderememiştim. Hem de o kadar hayalin üstüne... Kahvaltı averaj altı bir içerikteydi. Kahvaltı sonrası yılın başından itibaren düzenli kullanmaya başladığım tansiyon ilacımı da aldım. Karaisalı’ya inişin başlaması için önce 15-18 Km.lik tırmanışı tamamlamamız gerekiyordu. Aladağ'ın merkezinde su takviyemizi yaptık. Biraz meyve alıp çantaya attım ki bir iki molayı meyve ile destekleyelim.

Aladağ’ın çıkışında yol ikiye ayrılıyor. Solda giderseniz inişe başlıyor ve Adana-Kozan yoluna bağlanıyorsunuz. Bizim yolumuz sağdan tırmanmaya devam ediyordu. Meydan Yaylası’na kadar tırmanıp ardından inişe başladık. Bütün bu tırmanışlar gün boyu yaklaşık ortalama 40 derecelik güneşin altında gerçekleşiyordu. Hatta 47 dereceyi bile zorlamıştı sıcaklık. İşte Adana’ya yaklaştığımızın en büyük kanıtı da buydu. Aladağ’dan itibaren sıcaklık çok ciddi bir şekilde artmıştı. Ben de yol üstünde çok yorgun bir şekilde pedal çevirmeye başlamıştım. Çok sık duruyor, uzun süre dinleniyor hatta zaman zaman gözlerimi kapıyordum kısa süreli de olsa. Her zaman olduğu gibi yine yiyecek bir şeyler bulamayıp sadece yanımız aldığımız meyve ve sularla idare ettik. Aslında dün yiyemediğim dürümü yanıma almıştım ama yemek için değil, dağ başında hayvanlarla paylaşmak için. :)

Karaisalı’nın girişinde artık kafamı kaldıracak bir noktada değildim. Sürekli gözlerim kapanıyor ve uyumak istiyordum. Hatta bir köy bakkalının arkasındaki piknik masasının oturulan kısmına yatıp bir süre dinlenmişti. Normal bir durumda olmadığımı düşünüyordum. Bu durumum sadece açlıkla açıklanabilecek bir şey değildi çünkü birçok turda günü aç geçirdiğim çok zaman olmuştu. Aklıma, aldığım tansiyon ilacı geldi. Zaten doğru dürüst bir şey yiyememiştim. Acaba ilaçla birlikte tansiyonum iyice düşmüş olabilir miydi ? Gözümün kapanmasına sebep olacak derecede halsizliğin sebebi bu muydu ? Bunu düşünerek Karaisalı girişindeki bakkalda dinleniyordum ki aklıma tansiyonumu yükseltmek için tuzlu bir şey yemek geldi.

-“Turşu var mı ?“ diye sordum bakkalın çırağına.

-“Var abi.” dedi.

-“Ne var ?” dedim.

-“Karışık var, kornişon var abi.” dedi.

-“Kornişonu alayım.” dedim.

Gittim bir kavanoz turşu aldım. Açtım. Ve yemeye başladım. Amacım hem tansiyonumu yükseltmek hem de midemi biraz olsun rahatlatmaktı. Biraz daha dinlenip turşu kavanozunu da yanıma aldım. Karaisalı’nın merkezindeki otele kadar pedal çevirmeye devam ettik Emir’le. Otelin görevlisine bisikletleri yukarı çıkarmak için epeyce dil döktüm ama sağ olsun kabul etti. Duş alıp yemek için dışarı çıktık. O saatte açık olan tek yer otelin arkasındaki lokantaydı. Emir'e ne yemek istediğini sordum. “Pide yerim abi.” deyince de “1,5 söyleyelim ben zaten az yerim.” dedim. Siparişi verdik. Ben pideyi beklerken gözlerim yine kapanıyordu. Lokanta sahibinden içecek olarak ayran istedim. Çok lezzetli ve soğuk bir ayran geldi metal kupada. Pideden bir ısırık aldım ama devamını getiremedim. Ayranı bitirdim. Bir tane daha istedim. O bitti bir tane daha... Muhteşem bir lezzeti vardı. Bu arada midemi ayranla doldurmuştum. Lokantanın sahibine ayranı çok beğendiğimi söyledim ve teşekkür ettim. “Kaliteyi düşürmüyoruz. En iyi malzemeyi kullanıyoruz.” dedi. Lezzetinden de belliydi zaten.

Klimasız odada, inşallah mideyi sabaha kadar düzeltiriz diye düşünüp yattım.

Mesafe : 64,02 Km.

Yolda geçen süre : 6:44:44Saat

Ortalama hız : 9,5 Km/sa

Maksimum hız : 58,7 Km/sa

Toplam yükselme : 1.245 m.

https://www.strava.com/activities/12147558562

5. Gün : Karaisalı-Hacıkırı-Çakıt Vadisi- Belemedik 15.08.2024

Bugün büyük gündü. Turun ikinci kraliçe etabı olan ve adını ilk duyduğum, fotoğraflarını ilk gördüğüm andan itibaren çok merak ettiğim Çakıt Vadisi’ne gidecektik. Youtube’da burasıyla ilgili bir çok video seyretmiştim. Yürüyerek geçenler, bisikletle geçenler, hatta off-road araçla geçenler... Ama yakın zamanda oluşan bir heyelanla artık araçla geçiş imkansız hale gelmişti. Videoda da o noktaya kadar gidip geri dönüyorlardı. Drone çekimlerinde muhteşem manzaralar vardı. Oraya gitmek için sabırsızlanıyordum ama vadiye gitmenin bizim için çok da kolay olmayacağını da biliyordum.

Kahvaltı niyetine sabah çorbası için yola koyulduk. Rotamız Gülüşlü Köyü’ne kadar tırmanış içeriyordu. Ardından Yerköprü Tabiat Parkı’ndan geçtik. Mataralarımızı sürekli dolu tutmaya özen gösteriyorduk. Gözlerim park içinde büfe vs. aradı ama açıkçası in cin top oynuyordu o sıcakta. Ne büfe ne bakkal... Hiç bir şey yoktu. Hacıkırı Köyü’ne kadar 15 km.lik yokuşa başladık. Uzakta Kapıkaya Kanyonu’nun dağların arasında açtığı gediği görmeye başlamıştık. Sıcaklık 45 dereceye çıkmıştı. Su... Sadece su... Yokuş, sıcak ve susuzluğumuzla baş başaydık. Hacıkırı’na ha geldik ha geleceğiz derken su bitince köye yakın yokuşun bir yerinde bir evin önündeki masaya oturdum. Bu arada Emir de ilerideydi. Bir kaç dakika sonra içeriden evin sahibi adam çıktı. Merhabalaştık. Kendisinden su rica ettim. Adamla epeyce muhabbet ettim. Muhabbetin her dakikasını dinlenme fırsatı olarak kullanıyordum. Bu arada epeyce de zaman geçti. Tam “artık yola devam edeyim.” derken Emir aradı “Abi neredesin ? “ diye. Köyün girişinde olduğumu söyledim. O da köy içindeki bakkalın bulundu yerden suyunu, sodasını almış. Ben vardığımda oralardan bir abi ile sohbet ediyordu. Ben de tekrar dinlenme moduna geçtim. Epeyce bir zaman sonunda yakındaki Varda Köprüsü’nü görmek üzere tekrar pedallara basmaya başladık. Buraya kadar epeyce yokuş çıkmıştık. Varda’ya kadar olan yolun daha düz olması bize çok iyi gelmişti. Tam köprüyü gören, manzaraya hakim konumda bir kafe vardı. Hem dinlemek hem de bir şeyler atıştırmak için oldukça uygun bir yerdi. Kafeye ulaştık. Bir genç arkadaş drone’u ile çekim yapıyordu. “Keşke bizi de çekse...” dedim içimden ama kendisine söylemedim nedense. (Videolarını Instagram’da yayınlıyormuş, dönüşteki sohbetimizden öğrendim. ) Çok oyalanmadan Varda Köprüsü’ne doğru devam ettik. Demiryolu köprüsü olan bu köprü, Osmanlı Hükümdarı 2. Abdülhamit ile Alman İmparatoru Kaiser Wilhem tarafından imzalanan sözleşme ile İstanbul-Bağdat-Hicaz Demiryolu hattını tamamlamak üzere 1907-1912 yıllarında inşa edilmiş. Köprü 99 m. yüksekliğinde ve 172 m uzunluğunda. Ayrıca James Bond filmlerinden Skyfall’da da kullanılmış.

Köprünün girişindeki taş tünelden geçip köprüyü ters taraftan da gördük. Fotoğraflarını çektik. Tam o sırada Kayseri-Adana seferi yapan Erciyes Ekspresi geçti o tarihi köprünün üstünden. Bizim için de güzel bir tesadüf oldu tabi... Fotoğraf çekip geriye, kafeye döndük. Manzaralı masalardan birine kurulduk Emir’le. “Ne yiyelim ?“ ,” Tost yiyelim.”

Birer tost söyledik manzaraya karşı... Çayla beraber. Ama benim mide yokuşlarda çoktan su koy verdiği için ve tost da biraz soğuk geldiği için bir iki ısırıkta bıraktım. (Bıraktım dediğime bakmayın yanıma aldım.)

Artık yola devam etme zamanıydı. Varda Köprüsü’ne ve Kapısuyu Kanyonu’na son bir selam çakıp pedallara asıldık. Sularımız tamamdı. Çakıt Suyu Vadisi’ne girmeden önce güneşin altında 6 km.lik son bir çıkışımız olacaktı. Tekrar Hacıkırı Köyü’ne döndük. Hacıkırı Tren İstasyonu’nun yanındaki hemzemin geçitten geçerek Kuşçular Köyü’ne doğru tırmanmaya başladık. Tırmanışımızla birlikte kısa süre sonra da Adana-Mersin il sınırının geçmiş olacaktık. Sıcak havada soğuk sularımızı kısa sürede tükettik Emir’le dik yokuşların sonunda Kuşçular Köyü’ne varmıştık. Ama artık soğuk bir suya ihtiyacımız vardı. Yolda bisiklete binen bir kız çocuğuna “Buralarda bakkal var mı ?” diye sordum. Tam aksi istikamette, geldiğimiz yoldan ayrılan bir yolda olduğunu söyledi ama geri dönmeyi göze alamadım. “Burada su alabileceğimiz bir yer var mı ?” diye sordum. “Anneme sorayım, o verir.” dedi. Evlerinin önündeki banka oturduk. Hem dinlenip hem de gölgeleniyorduk. Evin hanımı genç bir kadındı. Merhabalaştık. “Soğuk suyunuz var mı ? “ diye sordum. “Soğuk su yok. Buz var. Onu eritip soğuk su yapar veririm isterseniz.” dedi. Hayır diyemedim tabi. “Çok iyi olur.” dedim. Biraz zaman kaybedecektik ama bu sıcakta soğuk bir su hiç fena olmazdı.

Evin önünde ortaokul çağındaki iki kız bir bisikleti paylaşıyordu. Biri bir iki tur atıyor sonra öteki biniyordu. Birinin başı kapalıydı. Uzun kollu giyinmişlerdi. Biraz sohbet ettim kendileriyle. Belli ki o sıcakta, o uzun kollu giysileri giymek onları da bunaltıyordu. Bunu da paylaşmak istemişlerdi belki de bir daha görmeyecekleri bir yabancıyla... “Sıcak ama bu kıyafetleri giymemiz gerekiyor.” dedi başı açık olan. Ben de safça sordum. “Neden giymeniz gerekiyor ? “ “E kapalıyız ya...” rahatsız da olsalar kendileri için konulmuş kurallara uyuyorlardı. Hem bisikletin verdiği özgürlüğü :) paylaşıyorlardı hem de o sıcakta giymeleri gereken uzun kıyafetlerin verdiği bunalma hissini. Ve bunu benimle paylaşmakta da bir sakınca görmemişti küçük kız.

Nihayet buz epeyce eriyip mataralarımızı soğuk suyla doldurabilir hale gelmişti. Hanımefendiye çok teşekkür edip yola koyulduk. Daha önce Wikilocs üzerinden “Hacıkırı-Belemedik” rotasını yürüyüp kaydeden bir arkadaşın kaydını almış ve Garmin’e aktarmıştım. Onun rotasını takip ederek vadiye girip Belemedik’e ulaşmayı planlamıştım. Epeyce de video izlemiştim burası hakkında Youtube’da. Ama ne kadar hazır olduğumuzu bilemiyordum. Yaşayıp görecektik. Evden ayrılmamızla birlikte daha 1 km. yol almadan asfalt yol tamamen bitti. Yol hızlıca taş karakterli bir zemine büründü. Neredeyse tüm vadi yolu boyunca bu gevşek taş zeminin üstünde olacaktık. İlk bölümde yapacağımız dik inişleri bisiklet üzerinde yapamamamızın da baş sebebi bu gevşek taşlı zemin olacaktı. Saat 13.00 civarında vadinin girişine ancak gelebilmiştik. Yokuşlarda çok yavaş ilerliyorduk ama bu vadinin tamamında daha da yavaş ilerlememiz kaçınılmazdı. Vadi uzaktan harika görünüyordu. Yavaş yavaş da içine girmeye başlamıştık. Yukarıdan gördüğümüz Çakıt Suyu’nunda yakınına doğru iniyorduk. Artık solumuzda dik kayalar sağımızda da dik bir uçurum vardı. Vadi duvarının ortasında ilerliyorduk. Manzara nefesimizi kesiyordu. Nerede olduğumuz bilmek bizi daha da heyecanlandırıyordu. Sürekli durup fotoğraf çekiyorduk. Vadi girişinde gördüğümüz yapının ne olduğunu merak ettik. “Bunu buraya nasıl yapabilmişler ? Buraya kim ev yapabilir?” diye düşünürken yangın gözetleme evi olduğunu okuduk. Taş yolumuzun hemen üstünde Varda Köprüsü’ne gördüğümüz trenin geçtiği tüneller vardı. Ne yazık ki tren bu güzelliklerin çok az bir kısmını görebiliyordu. Çoğunlukla uzun tünellerin içinden ilerliyordu. Çevrede, vaktiyle bu tren yolunun yapımında çalışmış insanların kaldığı evlerin kalıntıları vardı. Vadinin ortası diyebileceğimiz bir noktada küçük bir tünel bulunuyordu. Arkasında da yol standartlarına göre geniş bir düzlük. Tam bir kamp alanıydı. (Adı Taşdurmaz’mış.) Orada gece vakti çadırda kaldığımı hayal ettim. Eminim hiç göremediğim kadar yıldız görürdüm. Sessizlik ve daha bir çok şey...

Emir’e, “Sen tünele git. Senin fotoğrafını çekeyim.” dedim. Oldukça uzaktan da olsa fotoğraflarını çektim. Geniş açı ile manzara daha da etkileyiciydi. Sonra ben de yanına gittim. Geri dönüp geldiğimiz yola baktığımızda uzun bir iniş yaptığımız fark ettik. Biraz ilerleyince yol üstünde bir çift yetişkin ceylanla karşılaştık. Hızlıca koşup gözden kayboldular. Yukarıdan gelen sesleri takip edince iki büyük, iki tane daha küçük yavru gördük. Hızla kayaların yukarılara doğru koşturmaya başladılar.

Kayalık yolda ilerlerken, bir heyelan sonucu yola indiğini önceden öğrendiğim kayalara rastladık yol üstünde. Bu kayalar sebebiyle bu yoldan araç geçişi mümkün olamıyordu. Sadece yürüyerek ya da bizim gibi, bisikletleri kayaların üzerinden atlatarak geçebiliyordunuz buradan. Üstelik ben tek bir noktada kayalar var diye biliyorken ikinci bir noktada daha kayalar inmişti yola...

Artık hava kararmaya başlamıştı. Derin vadinin içinde önce güneş, sonra da ışığı hızlıca kaybolmaya başladı. Bizim daha epeyce yolumuz vardı. Normalde Emir bana sık aralıklarla “Abi şu kadar kaldı. Abi bu kadar kaldı.” diye yol hakkında bilgi verirken ben de yakın sıklıkta yolun kalanı hakkında sorular sormaya başladım. O şartlarda yaklaşık 5 km.lik bir yolumuz vardı. Normalde asfalt ya da stabilize bir zemin için neredeyse “Yol bitti.” denilebilecekken burada daha epeyce yolumuz vardı. Hava kararınca yola far ışıklarımızla devam etmeye başladkı. Tabi sadece karşıyı görüyor sağımızda solumuzda ne var bilmiyorduk. Bu ortamda Emir’in biraz çekine çekine ilerlediğini fark ettim. Kendisiyle çok geç saatlere kadar pedal çevirdiğimiz çok turumuz vardı ama orman içinde olmamız onu biraz daha tedirgin etmişti gördüğüm kadarıyla. Bense biraz daha tecrübeliydim. Gece vakti orman için yollarda tek başına epeyce pedal çevirmiştim ama doğrusunu söylemek gerekirse böyle bir vadi ortamında ben de daha önce bulunmamıştım.

“Abi şuradan bir ses geldi.” dedi Emir ağaçların arasını göstererek. “Neresi? “deyip elimdeki Tito’nun gidonunu çevirip farımla aydınlattım. Ağaçlar görünüyordu. Bir şey yoktu görünürde. “Oğlum bir şey yok. Devam et.“ dedim. Biraz ileride Emir yeniden, bu kaz daha heyecanlı bir şekilde “Abi! Şurada bir şey bize bakıyor.” Gerçekten merak ettim ileride biz neyin bakıyor olabileceğini. Düşündüm ki ayı olmaz buralarda. Maksimum domuz olabilir. O da ayı kadar sorun çıkarmaz. Onun dışındaki bakanların pek de önemi yok zaten. Bir de ona bakarız. :) Ama bir baktım ki gerçekten ileride bir şey ayakta duruyor ve bize bakıyor büyük ve parlak gözleriyle. Kısa süre sonra da fark ettim ki bu kalın ve dikey bir su borusu ve üzerinde de bir vana. Ve o bir çift göz de üzerine yapıştırılmış fosforlar. Direkt dalga geçme moduna girdim. Emir’le. “Emir gel bak bakalım bize ne bakıyor ? ” dedim. Far ışığında biraz daha yaklaşınca o da fark etti ne olduğunu. Epeyce güldük birlikte.

Yavaş yavaş yokuş çıkmaya da başlamıştık. Oldukça dik bir yokuştu ve bisikletlerimizi itmek bile çok zor bir hale gelmişti. Sık sık duruyor ve soluklanıyorduk. Öyle yorgunduk ki yokuşta geri gitmemek için çok daha fazla enerji harcamamız gerekiyordu. Başım önde hızlı hızlı soluk alıp verirken, gece vakti, far ışığında, hareket halindeyken fark ettim onları: Akrepler... Ya hayvanat bahçelerinde ya da belgesellerde görmüştüm ama hiç doğada akrep görmemiştim. Daha önce gördüklerime göre boyut olarak çok küçüklerdi. Ancak bir kaç santimetre büyüklüğünde. Emir’e, sonradan söylediğime pişman olacağım o cümleyi sarf ettim:

“Emir! Bak gel ne var burada ? “,

“Ne var abi?”,

”Akrep var.”,

“Neee akrep miii?” Zaten o vakte kadar epeyce heyecanlanmış olan Emir’i iyice alarma geçirmiştim.

“Oğlum bir şey yok. Küçücük hayvanlar. Bir şey yapmaz.”, dedim. Ama o huylanmaya başlamıştı. Sanki bastığı her yerde akrep varmış gibi yürüyüşü değişmişti.

“Sakin ol. Sadece 2 tane vardı. “dedim. Ama çok etki edemediğimi düşünüyorum.

Karanlık yollarda bir iki kez rota düzeltmesi yapmamız gerekti. Sonunda Belemedik Tabiat Parkı alanına vardık. Bir kır lokantası bulduk ama mutfağı çoktan kapanmıştı. Yine bulabildiğim şey ayrandı ve yine karnımızı ayranlar doyurduk. Yanına katık ettiğim şey ise tüm yol ve vadi rotası boyunca yanımda taşıdığım salatalık turşusuydu. :) Restorandaki elemana kalacak yer olup olmadığı sorduk. Zaten telefondan da bakmıştık. Bir seçenek bungalovlardı ama 6 kişilikti ve bizim için pahalıydı. Bir de butik otel vardı yakında. Oraya doğru gecenin karanlığında pedal çevirdik. Biraz yokuş çıktık ama sonunda otele vardık. Odaya yerleştik. Zorlu rotayı bitirmenin gururu yorgunluğumuzla birleşiyordu.

Mesafe : 40,05 Km.

Yolda geçen süre : 7:21:13Saat

Ortalama hız : 5,4 Km/sa

Maksimum hız : 49,1 Km/sa

Toplam yükselme : 1.350 m.

https://www.strava.com/activities/12159578030

6. Gün : Belemedik-Ulukışla-(Trenle) Kayseri 16.08.2024

Sabah geç kalktık. Otelin kahvaltısı da alışılmadık şekilde geç bir vakitte başlıyordu. Doğru dürüst bir şey yemediğim 3 günün ardından fena olmayan bir kahvaltı yaptım. Sonunda yola çıktık. Normal şartlarda dün akşam bu yoldan geçip Pozantı’ya ulaşmamız gerekiyordu ama bu mümkün olmayınca bugünkü plana 15 km. eklenmiş oldu. Bir sürü kanyon, vadi, kaynak ve yaylayı geride bırakmıştık. Sağımızda dün muhteşem manzaralarına şahit olduğumuz Çakıt Suyu sakin sakin akıyordu. Emir’e “Emir, dün bir çok insanın ömründe göremeyeceği bir yeri gördük ve geçtik.” dedim. Emir de çok mutlu ve gururluydu. Tabi arada takılıyordum kendisine “Emir şu karşıda bir şey bize bakıyor. :)" diye... Dün taşlık yolda bisikletlere binebilmek için fırsat kolluyorduk. Bugün ise düz ve asfalt yolda keyifle pedal çeviriyorduk. Belemedik-Pozantı arasını gündüz vakti geçmek aslında iyi olmuştu. Keyifli bir şekilde manzarayı seyrederek pedal çeviriyorduk. Ama hava “Artık daha sıcak olacağım.” diyordu bize. Yaylaların, vadilerin, o güzelim şelalelerin serinliği geri kalmıştı. Karşıdan bize doğrultulan fön makinesine doğru ilerliyorduk.

Pozantı’ya ulaştığımızda ana yola bağlandık. Sularımız takviye edip Adana-Aksaray arasındaki D750’de pedal çevirmeye başladık. O güzelim sakin yollardan sonra bol kamyon trafiğinin içine dalmıştık. 40 derecelik havayla egzos birleşince dayanılmaz bir sıcaklık oluşuyordu. Emri’e bahsettiğim Şekerpınarı’na gelince durduk. O büyük su kaynağını görmesini istedim ama maalesef bir kaç yıldan beri suyun çıktığı kaynak kısmını kapadıkları için suyun çıkışı tam olarak görülemiyordu. Oysa yıllar önce burayı ilk gördüğümde yer altından bir nehrin çıktığı hissine kapılmıştım. O kadar muhteşem şekilde çıkıyordu su o devasa kaynaktan... Kısa bir dinlenme molasından sonra kamyonlarla dansımıza devam ettik. :) Yol bölünmüş olmadığı için daha da yoğundu. Çok dikkatli ilerliyorduk.

Normalde Pozantı’dan Kayseri’ye dönüş için bir kaç rota belirlemiştim. İlki Aladağlar’ın batısından Çamardı’dan geçen bir rotaydı. Diğer ise son iki gün Kapadokya içinden geçen bir rota. Bugün Derinkuyu’ya son gün de Göreme üzerinden Kayseri’ye varan... Ama hava öyle sıcaktı ki Kapadokya’da bu sıcakta bize keyif vermek yerine eziyet olacağını düşündüm. Emir’le de paylaştım bu düşüncemi. Rotayı Niğde’ye çevirip oradan Kayseri’ye gidelim dedim. Emir de “Tamam abi.” dedi. Yola devam ettik. Düz gibi görünen yolumuz aslında hafif hafif tırmanıyordu. Çiftehan’a geldiğimizde oraların kaplıca ortamları olduğunu fark ettim. Bolca kaplıca oteli vardı. “Bir vakit de buralara gelelim.” diye geçirdim içimden. Artık bir şeyler atıştıralım diye düşünürken bir kamyoncu lokantasında durduk. Çorba ile başlarız ve ne sulu yemekler yeriz diye hayal kurarken çorba bile bulamadık. O sıcakta yolda et de yemek istemeyince seçenekler sıfıra indi bizim için. Bir şeyler yemeden gitmeyelim deyip lokanta sahibine o muhteşem soruyu sordum :

-“Cacık var mı ?”

-“Yok”

-”Yoğurt var mı ?”

-”Var.”

-Tamam sen bize yoğurt getir.”

Bugün de ayrandan fazla uzaklaşamamıştım. :) Üstüne de tatlı olarak sütlaç... :)

Sonunda yola geri döndük. Sıcak iyice bastırmıştı. Niğde’ye de daha çok yol vardı. Alternatifleri düşünüyordum. Emir “Abi dizim çok iyi değil. Acıyor.” dedi. Çok fazla gidemeyeceğini söyledi. Kayseri’ye nasıl gidebiliriz hesapları yapmaya başlamıştım. Dinlendiğimiz bir durakta yolcu indiren otobüs ve minibüslere sordum. Minibüs şoförü bisikletleri almadıklarını söyledi. Otobüsler de uygun saatlerde yoktu. Bu durumda en yakın alternatif Ulukışla olacaktı konaklamak için. Yarına Allah kerimdi. Tam o sırada tren aklıma geldi. Hemen saatine baktım Ulukışla’dan Kayseri’ye sefer var mı diye. Vardı. Tam 19:09’da kalkıyordu Ulukışla’dan Adana’dan gelen tren, Kayseri’ye doğru. Şimdi aklımdaki tek soru. Aslında iki taneydi : Şu an saat kaç ? Kaç kilometre yolumuz var ? Yetişebilir miyiz ? ( 3 taneymiş.:) ) 20 kilometreye yakın bir yolumuz ve 3 saatten fazla bir zamanımız vardı. Oyalanmazsak yetişebilirdik. Neden daha önce aklıma gelmedi diye hayıflandım ama insan sıkışmayınca aklı her an çözüm bulmaya uğraşmıyor. :) Bir yandan da yetişemezsem kalır ertesi günkü sefere bineriz dedim kendi kendime. Yani bir alternatifimiz daha vardı. Kritik olan şey tek vasıta ile Kayseri’ye varabilmekti. Bize büyük bir kolaylık sağlayacaktı.

Ulukışla’ya vardık ama gözüm haritandan yerini bulduğumuz istasyonu arıyordu. Karşısına gelip yoldan karşıya geçerken yaklaşan tırın şoförünün elini kaldırıp yoldan çekil işareti yaptığını görünce fark ettim ki yola taşmış bekliyormuşum Tito’nun üstünde. Biraz kendimi geri çektim. Tırın rüzgarını yüzümde hissettim. Sonunda istasyona girdik. Hızlıca gişeye gidip bilet almak istiyordum ama ortada gişe mişe yoktu. Bulduğum bir görevliye sordum. Bilet internetten alınıyormuş. Zorlukla formu doldurup biletleri aldım telefondan. Rahatlamıştım açıkçası. Şimdi treni bekleme zamanıydı. Nereye geleceğini sorduk Emir’le ve eşyalarımızı en arka vagonun geleceği yeri tahmin edip oraya taşıdık. Ama gel gör ki 19.09’daki tren neredeyse 1 saat geç geldi. Apar topar bisikletlerimizi ve çantalarımızı vagona çıkardık. Tren geldiğinde yaptığım telaşı görünce istasyondaki hareket amiri olduğunu düşündüğüm görevli gururlu bir şekilde şöyle söyledi : “Merak etmeyin. Ben onay vermedikçe kalkamaz.” :) “Oh! İyi! Zamanımız var.” Ben merdivenlerden çıkarken bisikletleri en arka vagonun arkasına atmışlardı bile. Emir ve trendeki bir eleman... Eşyaları da üstteki raflara yerleştirdik. İşimiz tamamdı. Bisikletleri tekrar kontrol ettim. Birbirine değen, sürten bir yerleri olmasın diye. Şimdilik iyi görünüyorlardı. Vagon bomboştu. Bir iki kişi vardı sadece ama fark ettim ki trenin en arkasındaki o alan sigara içilen alandı. Aslında içilmemesi gereken ama en sote olan yer. Bu sebeple sık sık bisikletleri kontrol etmem gerekecekti. Kısa bir süre sonra kondüktör geldi. Biletler tamam dedik. “Bisikletleri alamayız. Onların inmesi lazım.” dedi. Ben hiç rica minnet moduna geçmeden “Bisikletler inmeyecek.” dedim. “Mümkün değil.” Adam ısrar etmeye kalktı ama tavrım ve ses tonum tavizsizdi. Zaten “Bisikletler inecek.” ne demekti. Biz inmeyeceğiz ama bisikletler inecek. Hiç olur mu öyle şey? Amiri olduğunu düşündüğüm daha kalıplı bir abi geldi. O konuya daha ılımlı yaklaştı. Bisikletleri görünce insin falan demedi. Direkt “Ücreti var yalnız.” dedi. Ben zaten bisiklete ücret istenmesini bekliyordum. Direkt “Öderiz parasını. Sorun değil.” dedim. Üç yüz lira civarı bir parayı verip konuyu kapadım. Kayseri’ye kadar olan yolun çok büyük bir bölümünde önce bisikletçi bir elemanla muhabbet ettik. Bisiklet markalarından, component’lardan ondan bundan... Adam iki cümleden birinde, “Ben şunu kullandım, bunu kullandım. Şu bisikleti de biliyorum. Shimano, Sram vs. deyip durdu.” Bir de yaşça benden büyük asker kökenli bir abiyle Kayseri’ye kadar uzun uzun sohbet ettik. Torunundan, bisikletlerden, briç oyuncusu olduğundan, rahmetli eşinden, 13 kez kalp krizi geçirdiğinden, sayısız ameliyatlarından. Ama hâlâ sigara içiyordu. Ben de buna şaşırıyordum açıkçası... Bu arada bisikletçi eleman da bizim abiyle yaptığımız sohbetin içine “Bir de şu bisiklet vardı. Ben şuna binmiştim.” diye limon sıkıyordu. Daha da ilginç olanı elemanın yanında canlı tavuk taşıyor olmasıydı. Adana’dan Kayseri’ye, ailesine götürüyordu ki canlı hayvan taşımak da yasaktı. O da gizli gizli kutularda götürüyordu tavukları. Arada da kutudan çıkarıp su içiriyordu. Öyle gözümüzün önünde, tavuğu iki elinin arasında tutup karton bardağa koyduğu suya doğru eğip kaldırıyordu. Bu sürreel görüntüye maruz kalıp Kayseri’ye yolculuğumuzu tamamladık. Gece 01:00 civarında gara vardık. Tavuklu bisikletçi eleman bir durak önce inmişti. Abimizle vedalaştık. Bisikletlerimizi indirdik. Ve son bir saattir hayalini kurduğumuz o afili çorbacıya doğru pedal çevirdik. Gece vakti çorbacı çok kalabalık ve hareketliydi. Dışarıda, bisikletlere yakın bir masaya oturup çorba arkası “Yoğurtlu Beyti” :) yiyip günlük ayran/yoğurt eksiğimizi tamamladık. :) Otel yakındaydı. Duş alıp yattık. Günlerin açlığı ve yorgunluğu üstüne bu uyku çok iyi gelecekti. Ertesi gün ben İstanbul’a Emir de Samsun’a hareket etti. Belki az pedal çevirdiğimiz ama muhteşem manzaraların bize eşlik ettiği harika bir turu tamamlamıştık.

Bu maceranın (da) sonu.

Mesafe : 53,57 Km.

Yolda geçen süre : 5:15:02Saat

Ortalama hız : 10,2 Km/sa

Maksimum hız : 40,5 Km/sa

Toplam yükselme : 832 m.

https://www.strava.com/activities/12174321568