Baltıklardan Karadeniz’e : Talin-Odesa Bisiklet turu
Hayalimdeki bisiklete (Tito) kavuştuktan sonra 2017’de yapacağım uzun tur için planlar yapmaya başladım. Nick’imin altında yazdığı gibi “Bütün sene hayal kurup birkaç hafta pedallayan’ biri olduğum için aklımda uzun süredir Baltıklar’dan Karadeniz’e tur yapmak vardı. İki haftalık yıllık iznimin bayram zamanına denk gelmesi ve üç haftaya çıkabilme şansını değerlendirerek tur planını Türkiye’ye kadar uzattım. Aklımda Estonya Talin’den başlayıp eve kadar bisikletle gelmek vardı. Kuzenimle de Kiev’de buluşacak ve yolun devamında beraber pedallayacaktık. Ama bu planın benim için en önemli yeni ve zorlayıcı unsuru bisikletimi (hem de yeni bisikletimi :) ) uçakla taşımak olacaktı. Bugüne kadar bisikletlerimi özel aracımdan başlayarak, metro, otobüs, feribot, vapur vs. her türlü araçla taşımıştım ama hiç uçakla taşımamıştım. Bu turda ilk olacaktı ve bana bu konuda bir çok şey öğretecekti.
Uçakla bisiklet taşımak için önce bileti almak, bilet aldıktan sonra da (THY için) call center’ı arayarak bisiklet için rezervasyon yaptırmak gerekiyor. Rezervasyon işini hallettikten sonra benim için en önemli konu kutuları taşımak olacaktı. Kutuları diyorum çünkü elimde bisikletim Rusya’dan gelirken içinde olduğu kutu vardı. Bisiklet Sepeti’nden de bir Giant kutusu edinmiştim. Yeni kutuyu kullanmayı planlıyordum. Evde bisiklet kutulama çalışmaları sırasında fark ettim ki bisikletim Giant kutusuna sığmıyordu. Ve yine fark ettim ki, Giant’ın kutusu bisikletin geldiği Electra kutusundan yaklaşık 5 cm. kısaydı. Bu da ön maşanın kutuya girmemesine sebep oluyordu. Ayrıca gelirken kutuda olmayan, burada taktırdığım çamurluk ve bagaj da kutuya sığma konusunda sıkıntı çıkaracak gibi görünüyordu. Ben de çözümü bisikletin parçalarını 2 ayrı kutuya koymakta buldum. Bisikletin gövdesini Electra kutusuna, ön lastik, ön çamurluk, bagaj, sele ve sele borusuyla sair parçaları Giant kutusuna koydum.
0. Gün : İstanbul-Talin :
İş arkadaşım ve birçok turumda bana eşlik eden Fatih’ten beni Atatürk Havaalanı’na bırakmasını rica etmiştim. Bu şekilde 2 bisiklet kutusu ile havaalanına ulaşımım çok rahat oldu. Kendisine teşekkür edip kutuları ve diğer çantaları havaalanı arabalarında birine yükledim. Güvenlik kontrolünden geçip THY kontuarına gittim. Kontuardaki görevliye bisiklet götürdüğümü ve rezervasyonum olduğunu söyledim. Diğer çantaları normal bagaj gibi verdim. Görevli, bisikletler için (aslında tek bisiklet ama iki kutu olunca ister istemez iki bisiklet muamelesi gördü. Ben de zaten baştan kabullenmiştim. :) ) bir form verdi. Formda bisikletler için ödenmesi gereken ücret yazıyordu ve farklı bir yere özenmesi gerekiyordu. İki bisiklet için toplan 250 TL’lik (tek bisiklet için 30€) ücreti ödedim. Dönüp kutuları nereye teslim edeceğimi sordum. Bana tam ortada bulunan tekerlekli büyük bir arabayı gösterdiler. Arabada daha önceden konmuş birkaç büyük hacimli yük vardı. Kutuları bu büyük arabanın yanına indirdim. Öylece ortaya bırakmış gibiydim. Uzaklaşırken dönüp dönüp arkama bakıyordum. Sanki biri alıp gidecekmiş gibi tedirgin tedirgin bir süre izledim. Neyse ki çok geçmeden görevliler kutuları almaya geldiler de ben de rahat ettim. Uçağa gidip pencere kenarına oturduğumda yüklenen bagajları görebildiğimi fark ettim. Normal bagajlar yüklendikten sonra en son aşamada büyük hacimli diğer bagajlar ve sonunda da benim bisiklet kutuları yükleniyordu. Baktım, kutuları atıp tutmuyorlar normal bir şekilde taşıyorlardı. İşte şimdi için rahat etmişti. Talin Havaalanı’nda da böyle taşınırsa sorun kalmayacaktı.
Nitekim herhangi bir sorun çıkmadı. Talin havaalanına indikten sonra kutuları ve diğer çantaları bagaj konveyöründen aldım. Havaalanının taşıma arabalarına yükleyip çıkışa doğru yöneldiğimde görevli kadın polis beni kontrol bölümüne yönlendirdi. İki büyük kutu ve çantalarla çıkan adamı kontrol etmek gerekiyordu sanırım. :) Kutularda ne olduğunu sordular. Bisiklet olduğunu söyledim. Ama iki bisiklet değil aman dikkat. :) İki kutu, bir bisiklet… Kutuları X-Ray cihazına koydum. Kontrol ettiler ve geçtim. Artık bisikletimi birleştirebileceğim uygun bir köşe bulma zamanıydı. Dışarıya çıkmayı hiç düşünmedim bile. Hem yağmurlu hem de soğuktu. O soğukta uzun bir süre bisiklet birleştirmekle uğraşmak istemediğimden kullanılmayan bir stand bulup yanındaki koltuğa konuşlandım. Etrafımı süzüp yavaş yavaş bisiklet parçalarını kutulardan çıkarmaya başladım. Klasik olarak önce ortalığı biraz dağıtıp sonra toplamaya başladım. Uzun ve özenli bir birleştirme çalışmasından sonra bisikletim ayağa kalktı. Çantaları da taktıktan sonra kutuları bırakacak bir yer aradım. Birini, bir mağazadaki görevli kadına sorup kendisinin gösterdiği yere bıraktım. Bir tane daha olduğunu söyleyince pes edip oraya bırakmamı söyledi.
Havaalanından çıktığım ilk anda hem yağmuru hem de soğuğu hissettim. Zaten beklentim de soğuk olacağı yönündeydi. Bu sebeple hem yağmurluk hem yağmur pantolonu almıştım yanıma. Ayrıca ayakkabı kılıfı ve kask kılıfı da edinmiştim. Default haritasında Türkiye’de cadde, sokak vs. göstermeyen Garmin buraları sokak sokak gösteriyordu. Rota çizmiştim ama henüz kullanıma yeni alışıyor olduğum için rotayı doğru takip edemedim. Gitmem gereken yönün tam aksine ilerlemeye başladığımı biraz geç fark ettim. Bu arada yağmur da sonuna gelmiş ve tam karşıma çok güzel bir gökkuşağı çıkarmıştı. Doğru yönü bulunca Talin merkezine doğru etrafımı seyrede seyrede ilerleme başladım. Turun, rezervasyon yaptığım tek oteline doğru gidiyordum. Sonunda yeri buldum. Önce bisikletimi, sonra da kendimi otele yerleştirip Talin’in tarihi merkezini gezmek için dışarı çıktım.
Zaten az nüfuslu ve küçücük olan ülkenin az nüfuslu başkenti arazinin düz olması fırsatını çok iyi kullanmış ve yayılmıştı. Yüksek katlı binalar yok. Gökyüzü alabildiğine senin… Akşam üstü güneş, “Daha buralardayım merak etme.” dercesine parlaktı. Zaten bu kadar kuzeyde olunca günlerin bu kadar uzun olması da kaçınılmazdı. Ben de uzun günden faydalanarak merkezi gezmeye başladım. Kiliseler, binalar, kalenin surlar vb. arasında gezinirken acıkıp Ortaçağ konseptli bir restorana girdim. İçerisi çok loştu. İnsanlar birbirini zorlukla görebiliyordu. Konsepte uygun bir kıyafet giymiş olan garson kız sipariş almak üzere geldi. Aramızda yaklaşık olarak şu komik diyalog gerçekleşti :
- Garson Kız : Ne alırdınız ?
- Ben : Önce mantar çorbası istiyorum. (Mantar çorbasını dışarıdaki duyuru tahtasında görmüştüm. Çorba severim :) ) Ayrıca patates kızartması.
- GK : Şu an Ortaçağdayız. Patates Avrupa’ya Amerika’nı keşfinden sonra geldi. O yüzden patates yok.
- Ben: O zaman şu menüdeki peynirli şeyi alayım.
- GK : Tamam.
- Ben : Bir de Kola Zero rica ediyorum.
- GK : Kola bu çağda henüz icat edilmemişti.
- Ben : O zaman alkolsüz bir şey rica ediyorum. (Root beer diye alkolsüz ama bira tadında bir şey sipariş ettim.)
- Ben : Bir de internet var mı ? (Garson kızın yüzündeki gülümsemeden hemen anladım.)
- GK : Durun ben söyleyeyim. Henüz icat edilmedi değil mi ? :)
O loş ortamda Ortaçağ temalı yemeğimi yedim. Sonra da şehri gezmeye devam ettim. El ayak çekilince gezi ve fotoğraflamaya son verip otele döndüm.
0. gün : Havaalanı – Talin merkez : (13/08/2017)
Not : VDO 2.0 WL’den sonra bu turda yurtdışından aldığım Garmin Edge Explorer 1000’i kullandım. Aşağıdaki veriler Garmin’in verileridir.
Mesafe (Km.) : 9,33 km.
Yolda Geçen Zaman : 00:49 saat
Ortalama Hız : 14,80 km/s
Max. Hız : 26,60 km/s
Yükseklik kazancı : 8 m.
Yükseklik kaybı : 47 m.
Min Yükseklik : -35 m.
Maks Yükseklik : 30 m.
Ort. Sıcaklık : 14,7 derece
1. Gün : Talin-Parnu (14/08/2017)
[IMG]https://s5.postimg.org/3uzvkuujr/Talin-_Parnu.jpg[/IMG]
Bir önceki günün aksine hava günlük güneşlikti. Talin şehir merkezinden çıkmadan önce Helsinki’ye kalkan gemilerin olduğu limanı görmek için kuzeye doğru sürdüm. Limanı görüp tekrar yoluma Garmin’in gösterdiği rotadan devam ettim. Bir kavşakta, karşıdan gelen troleybüs dikkatimi çekti. Aslında troleybüs değil sürücüsü... 25-30 yaşlarında, (beklendiği üzere) sarı saçlı, oldukça bakımlı ve güneş gözlüklü bir hanımefendi vatmanlık yapıyordu. Kendi kendime “Bir de bizimkilere bak…” dedim. Pedala basmaya devam ettim. :)
Talin’in merkezinden önce güneybatıya sonra güneye doğru devam eden dümdüz yolda ilk günü geçirdim. Yol çift şeritli, bölünmüş olmayan ve emniyet şeridi dar olan bir yoldu. Trafiği de hiç fena değildi. Özellikle tır trafiği çok yoğundu. Çok dikkatli ilerliyordum. Etrafı yemyeşildi. Ya orman ya yemyeşil çimenler… Fazla ekilip dikilen bir yer görmedim. Bol bol yeşillik…
İlk günün hedefi Parnu’ydu. Talin’den çıkıp Parnu’ya geldiğinizde Baltık kıyısından yola çıkıp tekrar Baltık kıyısına geliyordunuz. Ertesi günkü etap çok daha uzundu ve harita üzerinde rotayı ve etapları belirlerken bir sonraki günü kısaltmak adına Parnu’dan daha ileriye gitmeyi ve küçük yerlerde bulabileceğim otellerde kalabileceğimi düşünmüştüm. Hatta otellerin yerlerini de belirlemiştim. Fakat bu etapta, ilk günden kendimi fazlaca zorlamamak için Parnu’da kalmaya karar verdim. Telefonumdaki CityMaps2Go uygulamasına daha önceden kaydettiğim otellerden birine gitmeden önce şehrin merkezine ve deniz kıyısına gitmeye karar verdim. Parnu küçük, düz ve yemyeşil bir şehirdi. Nüfusun azlığı ve dümdüz, az katlı yerleşim ferah bir yaşam alanı sunuyordu insanlara. Ve tabi bisiklet yolları… Şehrin ana yollarına paralel uzanan bisiklet yolları çok güzel ve kullanışlı görünüyordu. Yaşlısı genci bisikletiyle bu yollarda keyifle pedal çeviriyordu.
Parnu’da belirlediğim otel kenar bir semtte yer alıyordu. Kapısına gittiğimde kapalı olduğunu gördüm. İçeri baktığımda resepsiyonda kimse yoktu. Kapıda da şifre girilecek bir numerik pad vardı. Kafamı sola çevirdiğimde de, bizim İstanbulkart doldururken kullandığımıza benzer bir otomat. Fark ettim ki bu otomattan ödeme yapıyor ve otelde kalabiliyordunuz. Otomatın dilini İngilizce’ye çevirdim. Kalacak kişi sayısı, kaç gece kalınacağı ve pasaport bilgilerimi girdim. Ama ne yazık ki Türkiye yoktu ülke seçeneklerinde. En altta bulunan Amerika’yı (USA) (en altta diye herhalde) seçip girişimi tamamladım. Ödemeyi de kartla yaptıktan sonra alet bana bir slip bastı. Üzerinde bir şifre vardı. Dış kapıyı ve oda kapısını bu şifre ile açabilecektim. Bisikleti girişte merdivenin altında, başka bisikletlerin yanına kilitledim. Çantaları odaya çıkarıp duş alıp yemek yemek için dışarı çıktım. Dünkü Ortaçağ konseptine nazire yaparcasına diğer Baltık ülkelerinde de çokça göreceğim Hesburger adında bir fastfood’cuya gidip yakın çağda keşfedilen :) burger, patates ve kola üçlüsüne abandım. Dönüp erkenden yattım ki bir sonraki, turun en uzun etabına bir nebze olsun hazır olabileyim. :)
Mesafe (Km.) : 134,37 km.
Yolda Geçen Zaman : 08:17 saat
Ortalama Hız : 19,30 km/s
Max. Hız : 34,00 km/s
Yükseklik kazancı : 195 m.
Yükseklik kaybı : 206 m.
Min Yükseklik : -37 m.
Maks Yükseklik : 42 m.
Ort. Sıcaklık : 20,2 derece
2. Gün : Parnu – Riga (15/08/2017)
Bugün turun planlanmış en uzun etabına çıkacaktım. Bir gün önce Parnu’da kalma kararı verip yola devam etmeyince bugünkü etabı kısaltma fırsatını da kaçırmış oldum. Sabah güzel bir havada yoldaydım. Bugün yolum Baltık kıyısına paralel bir şekilde devam ediyordu. Rotayı oluştururken ana yoldan içeri girip denize en yakın olan yola geçmeyi planlamıştım. Orman içinden geçen çok güzel bir yoldu. Garmin’in beni zaman zaman ana yoldan çıkarıp sonra tekrar döndürmesiyle @deathsidestory’yi andığım zamanlar oldu. Ama hakkını da vermem lazım. Özellikle harika evler ve yerleşimleri de bu sayede görebilmiş oldum.
Yoldaki trafik levhalarından biri daha önce görmediğim türdendi. Üzerinde “Eurovelo 10 Baltic Sea Cycle Route” yazıyordu. İlk defa bir Eurovelo rotasında pedal basıyordum. Benim için heyecan verici bir andı. Zaman zaman karşı istikametten, yani Letonya tarafında gelen turcularla selamlaşıyorduk. Ama hiçbiriyle durup sohbet etmedik. İki kişilik birkaç grup haricinde tek başına turlayan kadın bisikletçiler de vardı. Levhasından doğal park olduğunu anladığım bir yere gelince durdum. Deniz kıyısında, kuş gözlem kulesi de olan kumul bir alandı. Tahta yoldan deniz kıyısına kadar yürüyüp denizi ve etrafı seyrettim. Sonra yola geri döndüm.
Rota planlama sırasında, Google Maps’in Stretview özelliği ile zaman zaman rotayı kontrol ederken dikkatimi çeken noktalardan biri de Estonya-Letonya sınırıydı. Özellikle bu ara yoldaki geçiş, evlerin arasında, bir tarafta Estonya, diğer tarafta da Letonya levhalarının olduğu, kameralarla izlenen bir noktaydı. Yola yeşillikler içinde devam ettim. Sulak alanlar, göller ne nehirlerle bezeli dümdüz yol çok keyifliydi. Akşam vakti saat geç olduğu halde hâlâ hava kararmamışken girdim Riga’ya. Önceden işaretlediğim otele ulaşmam epeyce zamanımı aldı. Otelde standart oda kalmamıştı. Suit oda için çok para istenince başka bir otel bulmak üzere merkeze geri döndüm. Baktığım otellerde yer yoktu. Sadece bir otelde yer bulabildim ama onun parası da bir öncekinden de fazlaydı. Daha ikinci günden bütçeyi aşma riskiyle karşılaşsam da zorunlu olarak odayı tutum. Yakındaki McDonalds’ta karnımı doyurup otele geri döndüm. O kadar yolun üzerine saat de geç olunca gezmeye mecalim kalmamıştı.
Mesafe (Km.) : 184,27 km.
Yolda Geçen Zaman : 10:30 saat
Ortalama Hız : 17,50 km/s
Max. Hız : 38,30 km/s
Yükseklik kazancı : 189m.
Yükseklik kaybı : 200 m.
Min Yükseklik : 3 m.
Maks Yükseklik : 41 m.
Ort. Sıcaklık : 18,8 derece
3. Gün : Riga-Panavezys (16/08/2017)
Normalde Riga’dan Kaunas’a pedal basacakken rotamı Vilnius’a çevirmiştim. Kiev’de buluşacağım kuzenim Gökalp’le bir tam gün beraber gezmek üzerine bir plan yapmış ve Kaunas yerine Vilnius’a devam ederek bir gün kazanmayı planlamıştım.
Ama aslında bu etapta yolum değişmeyecekti. Letonya’dan çıkıp Litvanya’ya girecek ve Panavezys’e varacaktım. Bugünkü etap da 160 km. gibi hatırı sayılır bir mesafedeydi. Dünden sonra uyanmam zor oluştu. Sabah şehri dolaşmaya fırsat bulamadan yola attım kendimi. Düz ve yeşil oluşunun artık haber değeri taşımadığı bir etaptı. Arada ekilmiş araziler de görmeye başlamıştım. Hatta tam hasat zamanına da denk geldiğim tarlalar vardı.
Yolun dikkatimi çeken kısmı ana yol kesiminin asfalt olması ama tali yolların stabilize olarak bırakılmış olmasıydı. Bir kavşağa geldiğinizde dört yöne uzanan asfalt yol, tali yola girdiğinizde 5-10 metre sonra bitiyordu. Bu sebeple daha önceden ara yollardan giderim deyip Garmin’e çizdirdiğim rota için her seferinde “Şuradan dön.”, “Geri git.” “Buradan çık.” vb. uyarılarına ve biplemelerine kulak asmayıp yoluma devam ettim. Düzlüklerde rüzgarın sıkıntı yaratacağını düşünüyordum ama bu bölümde bir sıkıntı yaşamadım. Yola geç çıkınca doğal olarak akşam saatlerine daha doğrusu gece saatlerine kaldım. Reflektörlü yeleğimle yola devam ediyordum. Panavezys’e az kalmıştı. Mutlaka şehir merkezinde kalmam gerekmediği için yol üzerinde kalacak bir yer var mı diye CityMap2Go’yu kontrol ettim. Bana yoldan 3-4 km. içerideki Aero Museum’u işaret etti. Orada bir motel varmış. Gerçi ana yoldan ışıkları görüyordum ama kalacak yer konusunda bana pek güven vermediğini itiraf etmeliyim. Yola devam edip direkt yolun üzerinde olan bir moteli (Pas Katina) hedefledim. Motele vardığım bir kadının tam da kapıyı kapamak üzere olduğunu gördüm. Ona boş oda olup olmadığını sordum ama yine İngilizcem pek bir anlam ifade etmiyordu. Yine de cevabından yer olduğunu anladım. Bisiklete de bir yer gerektiğini belirttim. Arkada bir yer olduğunu söyledi. Bir tomar anahtar getirip arkadaki kapalı mekanı açmaya çalıştı ama denediği hiçbir anahtar uymuyordu. Ben de bisiklet farıyla ortamı aydınlatıp ona yardımcı olmaya çalışıyordum. Epeyce bir zaman sonra bir adam gelip kendisine yardımcı oldu da kapı açıldı. Bisikleti otoparkın arkasındaki kilitli ama üstü açık olan alana kilitledim. Odama döndüm, eşyaları koydum ve hemen restorana inip bir şeyler yemek istediğimi söyledim. Ben beklerken ortama kızılı erkekli bir grup geldi. Hallerinden pek de ayık olmadıkları belli oluyordu. Yüksek sesle konuşuyorlar, bağrışıyorlar ve bana odayı veren kadından içki satın almak istiyorlardı. Dertleri içkileri alıp gitmekti sanıyorum ama hem mutfak hem de içkilerin olduğu bölümün demir parmaklıklı ve kilitli bir bölüm olması bu bağırış ve hareketlenmelerden daha fazlasının da yaşanmış olabileceği hakkında fikir veriyordu. Saat gece yarısını geçmişti ve ben daha açlığımı giderememiştim. Neysek ki gençler gitti. Ortalık sakinleşti. Ben de bir şeyler yiyip kendime geldim. Oda çıkıp duş alıp yattım.
Mesafe (Km.) : 160,21 km.
Yolda Geçen Zaman : 09:39 saat
Ortalama Hız : 16,60 km/s
Max. Hız : 32,10 km/s
Yükseklik kazancı : 222 m.
Yükseklik kaybı : 191 m.
Min Yükseklik : 24 m.
Maks Yükseklik : 128 m.
Ort. Sıcaklık : 22,7 derece
4. Gün : Panavezys – Vilnius (17/08/2017)
Sabah kalkıp Panavezys’in merkezini en hızlı şekilde geçip Vilnius’a doğru pedal basmak istiyordum. Vilnius levhalarını takip edeyim derken yol beni çevre yoluna çıkardı. Bu da yolu biraz uzattı ama en azından trafiğe girmedim diye iyimserlik yaptım. Artık iyiden iyiye düz ve bölünmüş halde saatlerce değişmeyen manzaraya sahip olan yolda sıkılmamak için normalde bisiklet üzerinde yapmadığım bir şey olan müzik dinlemeye karar verdim. Yolun en sağında yeterince boşluk vardı. Yol seslerini duyabileceğim bir seviyede müzik dinleme başladım. Kendi kendime mırıldanmayı hatta zaman zaman bağırmayı da ihmal etmeden…
Ukmerge’i yolun ortası olarak düşünmüştüm ve oraya yakın bir yerde yemek yemeyi halay etmiştim. Yol otoban formatındaydı ama bizdeki gibi kenarları tel örgülü ve girişinde gişeler olan bir yapıda değildi. Bu sebeple bisikletle girilmesine bir engel yoktu. Yerleşim yerleri yolun biraz daha dışında yer alıyordu. Bu bir sıkıntı teşkil etmese de benzinliklerin de yolun üzerinde olmaması zaman zaman su ve yiyecek konusunda sıkıntı yaratabiliyordu. Mutlaka yolun dışına çıkmak, en azından 100-200 m. içeriye girmek gerekiyordu. Tam da yemek konusunda hayaller kurarken yolun kenarında bir restoran levhası gördüm. Fazla bir mesafe olmadığını görünce de sevindim açıkçası. Bisikleti girişe bırakıp içeri girdiğimde başka bir dünyaya girdiğimi anladım. İçeri bar formatında ve masaların olduğu bir salon vardı ama asıl olay dışarıdaydı. Restoranın 50 m. kadar uzağında bir göl vardı ve iskelesi vb. ile tam bir tatil beldesi ve plaj görümündeydi. Suya girenler, trambolinde zıplayan çocuklar, bikinili kızlar… Bu eğlenceli manzarayı hafif yukarıdan gören balkondaki bir masaya yerleştim. İçinde çorba olan bir şeyler ısmarlayıp yemeğin keyfini çıkardım, dinlendim. Sonra yola devam ettim. Önümde, yine aynı formatta dümdüz bir ikinci bölüm vardı. Vinius’a doğru devam ederken havada iki paramotor gördüm. Masmavi gökyüzünde çok güzel bir görüntü oluşturuyorlardı. Kafamı kaldırıp tam tepemden geçişlerini seyrettim. Akşam vakti Vilnius’a geldim. Aslında girişine demek daha doğru olur. Tur boyunca irili ufaklı bütün şehirlerde şehrin girişiyle merkezi arasında çok uzun mesafeler bulunuyordu. Vilnius da aynen bu formattaydı ve gece vakti daha önceden belirlediğim otellerin bulunduğu bölgeye ulaşana kadar epeyce bir pedal çevirip yol yapmam gerekti. İkide bir de yolu kontrol etmem tabi…
Otelin bulunduğu mahal merkeze yakın olmakla birlikte biraz daha kenarda kalıyordu. Adı da ilginçti : “Mikotel” J Odayı tutup bisikleti de odaya koyu koyamayacağımı sordum. Resepsiyondaki görevli tamam deyince de odaya kadar çıkardım. Dışarı çıkıp yemek yemek istiyordum Görevli bana yakında McDonalds olduğunu söyledi. McDonalds’ın bulunduğu bölge tren garının da yer aldığı bölgeydi ve pek de tekin bir yer izlenimi vermiyordu. Bir şeyler yiyip dolaşmaya devam ettim ama hem geç vakitten hem de yorgunluktan merkeze doğru tur atmayı sabaha bıraktım.
Mesafe (Km.) : 149,34 km.
Yolda Geçen Zaman : 09:25 saat
Ortalama Hız : 15,90 km/s
Max. Hız : 45,90 km/s
Yükseklik kazancı : 305 m.
Yükseklik kaybı : 260 m.
Min Yükseklik : 54 m.
Maks Yükseklik : 186 m.
Ort. Sıcaklık : 22,6 derece
5. Gün : Vilnius – Valozhyn (18/08/2017)
Sabah hızlı bir kahvaltıdan sonra yol için hazırlanıp Vilnius’un tarihi merkezine doğru yavaş bir tura çıktım Tito’yla. Talin’le büyük benzerlikler görmeme rağmen biraz daha büyük ve bakımlıydı. Ortalık yeni yeni hareketleniyordu. Klasik bir kahve kültürü ile insanlar kahvaltı için kafeleri doldurmaya başlamıştı. Arada rehberli gruplar da görmeye başlamıştım. Tabi ki Uzak Doğu’dan… Merkezin bir başından diğerine pedallayıp çevreyi fotoğrafladıktan sonra su takviyemi de yapıp yola çıktım. Bugün direkt Minsk vardı planda ama bu yine bir 170 Km.’lik etap demekti. Minsk’e de gecenin bir yarısı varacaktım. Kuzenim Gökalp’le Kiev’de buluşup bir günü boşaltmak için yolu kısaltmıştım ama daha sonra planlar değişip Gökalp’in gelemeyeceğini öğrenince ben de planımda küçük değişiklikler yapmaya başladım. Gökalp’le önceki sene Gürcistan, geçen sene de Balkan turu yapmıştık. Bu sene ben illa Talin, Talin diye tutturunca Kiev’de buluşmaya karar verdik. Kendisi üniversite sınavına tekrar girmiş ve çok iyi bir puan alıp okulunu değiştirmişti. (ODTÜ Kimya Mühendisliği’nden Bilkent İşletme’ye geçti. ) Bu arada uçak biletini almış ve bisikletini de kutulamıştı. Uçacağı zaman bekliyordu kısacası. Ama üniversite değişikliği ve Bilkent’in çok ciddi hazırlık sınavları, onun için, yeniden okumaması gereken bir hazırlık sınıfı tehlikesi doğurmuştu. Yani hazırlanması gereken bir sınav vardı. Bu durumu benimle paylaştığında yapması gerekenin sınava hazırlanmak olduğunu söyledim. Kendisi de tur hayali kurarken böyle bir durum yaşadığı için çok üzülmüştü ama beni de düşündüğü için bu üzüntüsü ikiye katlanmıştı. Sonuç olarak yoluma yalnız devam edecektim. Zaten Kiev’e kadar yalnız olacağım için (ve bugüne kadar yurtiçi bir çok yalnız tura yalnız çıktığım için) tecrübe de kazanıyordum yurtdışında yalnız olma konusunda. Bu durumda planımı değiştirip yolu kısaltmaya ve Minsk’e ulaşmak yerine ara bir yerde kalmaya karar verdim. CityMap2Go’dan baktığımda yerleşim yerlerinin ve dolayısıyla otellerin ana yoldan içeride olduğunu 10, 15 hatta 20 km.lik ek mesafeler çıkardığını gördüm. Yolun ortasına ve ana yola makul mesafede bir yer ama daha önemlisi otel olan bir yer bulmam gerekiyordu. Sonunda isteğime uygun bir yer buldum. Yolu 100 km ve 70 km. olarak ikiye bölebileceğim bir noktada, ana yola da fazla bir mesafesi olmayan, o sırada adını haritadan okuyamadığım, dönünce Google Maps üzerinde Valozhyn olduğunu gördüğüm bir yerleşim yerinde otel olduğunu söylüyordu CityMaps2Go. Otel derken sadece bir otel. Başka yok. Hedefimi oradaki otel olarak belirleyip yolla devam ettim. Bugün Belarus’a, turun 4. ülkesine girecektim. Bugüne kadarki sınır geçişleri hissetmediğim şekilde olmuştu. Şimdi gerçek bir sınır geçişi yaşayacaktım. Litvanya’ya veda ederken normal sınır geçiş prosedürlerini yaşadım. Belarus sınır kapısına geldiğimde işlerin daha sıkı olduğunu fark ettim. “Güvenlik” kelimesi soğuk bir rüzgar gibi ürpertiyordu beni. Sınır geçişindeki görevli teyze bana, pek de dostça olmayan bir şekilde, “Sigortan var mı ?” diye sordu. Tabi ki yoktu sigortam. Aslında yaptırmayı düşünmüştüm ama ihmal etmiştim. Ben de yekten “Yok” dememek için Haziran ayında İspanya seyahati yapmak için (ailece) başvurduğumuz Schengen vizesi için yaptırdığım sigortadan bahsetmeye başladım. Ama söyleyeceğim şeyleri yüzüme gözüme ve dilime bulaştırıp eveleyip geveledim. Sınırdaki sert hanım teyze, benim bu eli ayağı dolaşmış halim karşısında en ufak bir “insani” özellik göstermeyip kısa kesti : “Var mı ? Yok mu ?” Cevap tabi ki “Yok !” Ben “Oh be… Sordu da söyledim.” rahatlaması yaşarken o da bana “Ne uzatıyorsun ! Yok desene !” bakışı fırlattı ve arkasından kaçınılmaz son söz geldi : “Sigorta yaptırman gerekiyor.” Ben bu fırsatı yüzümde şirin ifade kontenjanından bir gülümseme ile karşılayıp “Nasıl yaptırabilirim ?“ atağı yaptım. Diyorum ki “İnşallah beni geri çevirmez ya da bekletmez.” Ne bekletti ne de geri çevirdi. Bunu yerine arka tarafta bulunan başka bir kulübeyi işaret etti. Bisikletimi hemen yanına koyduğum kulübede çocukluğumun Commodore 64 ‘ününün klavyesini 2 parmak kullandığım zamanları aratan hızda klavye kullanan bir amca vardı içeride. “Sigorta” dedim. Söylediği şeyin “Kaç günlük ?” manasına geldiğini sandığım için 4 işareti yaptım. “4 Euro” dedi. Sonra kendi kendimi işkillendirip “Ulan ya bir aksilik olur da bir gün daha kalırsam çıkışta sorun olmasın. Ne olur ne olmaz !” deyip “5 gün olsun.” diye ekledim. 4 gün 4 Euro’ysa 5 gün 5 Euro’dur deyip 5 Euro çıkardım. Commodore amca “6 Euro” deyince afalladım. “Niye ki ?” bakışı attım Commodore amcaya. Commodore amca elindeki çizelgeyi gösterince makus talihimi de görmüş oldum. 1-2 Gün 2 Euro, 3-4 Gün 4 Euro, 5-6 Gün 6 Euro. Çaresiz 1 Euro daha verdim. Adam bütün yavaşlığıyla klavyeye dokundu ve en az 5-7 dakika sürecek klavye mücadelesini başlattı. Sanki her harfi aynı noktadan aramaya başlıyor, bulunca basıyor sonra da aynı noktadan tekrar bir sonraki harfi arayıp basıyor gibiydi. Sabırla bekliyordum ama ne zaman biteceğini de bilmiyordum bu işlemin. “Daha sırada tekrar sert hanım teyzeye var.” dedim kendi kendime. Commodore amca nihayet, oraya yazdı, buraya bastı, şuraya işledi, düğmeye bastı kolu çekti ve cızırtılı yazıcı çalışmaya başladı. “Nihayet” dedim içimden. Yazıcı da Commodore Amca kadar yavaştı. Eee ne de olsa iş arkadaşlarıydı. Kıratla yatan ya huyundan ya suyundan… Neyse ki işlem bitti. Amca bin bir zahmet yazıcıdan kağıdı aldı. Yine üzerine damga bastı, imza attı ve bana verdi.
Sınır görevlisi sert hanım teyzenin karşısına zafer kazanmış bir eda ile tekrar çıktım. Fazla da yüz göz olmamak için şirin görünmeye çalışmadan Commodore amcanın, günde ancak bir kaç tanesini hazırlayabileceği için çok değerli olan sigorta belgesini verdim. O da bana doldurmam gereken bir kağıt form verdi. Klasik küçük kutucukları olanlardan… Pasaport bilgilerimi girip geri vermem biraz zamanımı aldı. Allah’tan yanımda kalem taşıyormuşum. Bir de Sınır Görevlisi Sert Hanım Teyze’den kalem istemek vardı… Formu verdim. Kaç gün kalacağımı da sordu. Ben yine tedbirli olarak 5 gün dedim. Nasıl olsa parasını da verdim. 6 gün bile desem olurdu ama riske de girmedim. Teyze yazdı, çizdi, pasaportuma damga bastı. “Bu formu çıkan kadar sakla, çıkarken geri vereceksin.” dedi. Sınır görevlisi sert hanım teyzenin verdiği formu ve Commodore amcanın verdiği sigorta belgesini pasaportun arasına koyup sınırdaki genç askerin üstünkörü aradığı eşyalarımı toparlayıp yola devam ettim. Artık Belarus’taydım. Ve karnım çok açtı.
Sınır geçişi sonrası yemek yiyecek bir yer aradım ama herhangi bir yerleşim yeri yoktu. Var olanlar da yoldan içerideydi. Yol üstünde bir benzinlik bulup daldım içeriye. Meyve suyu ve krakerden oluşan bir menü yaptım kendime. Fakat krakeri yerken tadını biraz garip olduğunu fark ettim. Kutuya dikkatli baktığımda “Yengeç aromalı” bir kraker yediğimi anladım. Dikkat etmeden almışım. Benzinliğin marketine tekrar girip doğru dürüst bir kraker aradım ama ya deniz mahsulleri ya domuz sosisi ya da abuk sabuk başka bir şeyin aromasına sahip krakerler vardı. Kısaca aç kalmıştım.
İki yanı ormanlık yola devam ettim. Yolun kenarındaki boşluk oldukça dardı. Asfalt da 5-7 santimlik bir yükseklik oluşturuyordu dolgunun üzerinde. Aklımdan “Bu teker buraya düşerse kesin yere kapaklanırım.” diye düşündüm. “Teker tekrar yola çıkamaz ve sola doğru düşerim.” diye kendime yaptığım açıklamayı tamamladım. Tedbir olsun diye de amortisörü açtım. Bu şekilde ilerlemeye devam ettim. Yanımdan büyük araçlar, tırlar, arabalar da geçiyordu. Bu şekilde epey bir süre ilerledim. Hiç aklımda yokken biraz önce kendime tarif ettiğim düşme senaryosu gerçekleşti. Bir anlık dalgınlıkla teker sağa kayıp asfalttan aşağı 5 santimlik yükseklikten düştü. Teker tekrar yola çıkamayınca da kaçınılmaz son gerçekleşti. Aklıma gelen başıma gelmişti. Kendimi bir anda sol tarafıma doğru yerde buldum. Dizimin ve sol dirseğimin üzerine düşmüştüm. Sol elcik ve sol çanta da yere çarptığı için kadroya biz zarar gelmemişti. Bir süre yerde kaldım. Allah’tan bir araba veya tır gelmiyordu. Yoksa çok ciddi bir tehlike yaşayabilirdim. Gözüme asfaltın üzerindeki ıslaklık takıldı. Bir yerimin kanamadığını daha doğrusu o kadar ciddi bir durum yaşamadığımı düşünüyordum. Yerdeki ıslaklık kan değildi. Elimi cebime attım. Cebimde, turlarımda sürekli sol cebimde taşıdığım biber gazı vardı ve üzerine düştüğüm için kırılmıştı. O ıslaklık da sıvı biber gazıydı. Toparlandım. Bisikleti de kaldırdım. Yakındaki otobüs durağında bulunan banka yöneldim. Oturup dirseğimi kontrol ettim, suyla yıkadım ve yara bandı ile hafif bir korumaya aldım. Sonra yola devam ettim. Yoldayken düştüğüm noktadan bir yanma hissetmeye başladım. Ağrı ve acı tamam da yanma nereden çıktı diye düşünüyordum. Çok geçmeden bu yanmanın cebimde kırılan biber gazından kaynaklı olduğunu anladım. Ciddi şekildeki yanma hissi çok rahatsız ediyordu. Yıllarca güvenlik amacıyla cebimde taşıdığım biber gazına sıvı olarak maruz kalmıştım.
Valozhyn için ana yoldan ayrılırken akşam olmuştu. 12 km.lik bir bağlantı yoluyla varacaktım kasabaya. Orman içinde geçen dar yol başlarda oldukça ıssızdı. Tek tük araç geçiyordu. Ayrıca ana yolda hiç olmadığı şekilde iniş ve yokuşlar vardı. “Acaba şurası mı ? Burası mı ?” derken bir türlü varamıyordum kasabanın merkezine. Hava iyice karardı. Harita gittiğim yolun üzerinde bir noktayı gösteriyordu. Ama daha yerleşim yeri olduğunu belirtir binalar bile görünmüyordu ortalıkta. Neyse ki sayılı yol bir şekilde bitti ve kasabanın merkezi olduğunu düşündüğüm yere vardım ama ortalıkta otel görüntüsünde bir bina yoktu. Yoldan geçen gençlere sordum “Buralarda bir otel varmış.” diye. Ama benim konuşmamdan bir şey anlamadılar. Çünkü İngilizceleri sıkıntılıydı. Bir kız arkadaşlarını çağırdılar. Lise çağlarındaki kız, bizim ortaokuldaki “Mister ans Misses Brown” seviyesindeki İngilizce ile bana yardımcı olmaya çalıştı. Oldu da… Gençler benimle birlikte gelip oteli gösterdiler ve ayrıldılar. Otele geldiğimde resepsiyondaki teyzeyle yine İngilizce anlaşma konusunda sıkıntı yaşadık. Neyse ki otelde yer varmış. Bana sağlık sigortasını sorduğunda “İşte !” dedim. “Gerçekten gerekiyormuş.” Sigorta ve pasaportu verdim. Doldurduğum form zaten pasaportun içindeydi. Kadın bana dönüp “Vize ?” dedi. “Ne vizesi ? Vizeye gerek yok ki!” dedim. Kadın yine “Vize ?” dedi. Ben yine ne “Ne vizesi ? Türkler için vizeye gerek yok ki!” dedim. Ama kadın “İsa” dedi. “Peygamber” demedi. “Vize de vize !” dedi. “Ben bugün sınırı geçip buraya geldim. Eğer vize gerekseydi burada olamazdım.” gibi ulvi bir açıklama yaptım. Ama boşa gitti. Kadın telefondan birilerini aradı. Konuşma içinde vize kelimesini anlayabildim. Çantalarımı getirebilir miyim diye sordum. Kadın başıyla onayladı. Bisikleti de dış kapıyla iç kapı arasındaki bölüme koymama izin verdi. Geri geldiğimde “Tamam mı?” diye sordum. “Tamam” dedi. Neyse ki vize krizi çözülmüştü. Eşyalarımı odaya çıkarıp yemek yemek üzere aşağı indim. Kasaba otelinin kendi çapında gösterişli otelindeki onca masadan sadece birinde 4 kadın yemek yiyor ve muhabbet ediyordu. Ben de en pespaye halimle oturdum bir masaya. Daha duş bile almamıştım. Görevli kadın güler yüzle karşıladı beni. İngilizce bir menü ile siparişleri verip beklemeye koyuldum. Yemekler bitip odaya doğru hareketlendiğimde karnım tıka basa doluydu. Ne de olsa bugün yolda tek yediğim şey yengeç krakeri olmuştu.
Mesafe (Km.) : 114,29 km.
Yolda Geçen Zaman : 07:33saat
Ortalama Hız : 15,10 km/s
Max. Hız : 39,00 km/s
Yükseklik kazancı : 669 m.
Yükseklik kaybı : 605 m.
Min Yükseklik : 118 m.
Maks Yükseklik : 303 m.
Ort. Sıcaklık : 21,0 derece
6. Gün : Valozhyn – Minsk (19/08/2017)
Küçük kasabanın kasabaya büyük gelen otelinde sabah kahvaltısı niyetine bir şeyler yedikten sonra yola çıktım. Bugün mesafem oldukça kısaydı. Sadece 70 Km. Hedefim Minsk’e uygun bir saatte varıp günün geri kalanında şehri gezmekti.
Yolun başlangıcında Valozhyn’in merkezinden ana yola ulaşmam gerekiyordu. Yolu takip etmeye çalışırken ana bağlantı yolunu kaçırıp bir ara yola girdim. Yol bana güzel bir manzara sundu. Uçsuz bucaksız bir düzlük… Hava çok güzel bir gün olacağını haberini veriyor gibiydi. Güneş kendini göstermeye şimdiden başlamıştı. Benzinliğin biri yine yemek molası için durak olmuştu bana. Önündeki motorcu figürü de hoş bir görüntü veriyordu.
Düz yolda pedal basmaya devam ediyordum ama üzerimde bir yorgunluk da vardı açıkçası. Yola kısa kısa deyip değişmeyen manzarada hâlâ Minsk’e yaklaşamamanın verdiği bir yılgınlık da oluşuyordu git gide… Haritaya göre Minsk’in çevresini dolaşan iç içe iki çevre yolu vardı. İlkinin kavşağına geldiğimde yemek zamanı gelmişti benim için. Yine bir cafe levhası görmüştüm ama ulaşmak için yolun karşısına geçmem bunun için de bir yonca yaprağını dolaşmam gerekiyordu.
Yine dışarıdan açık olup olmadığını anlayamadığım bir yere girdim. Bir tarafı market, diğer tarafı da kafeydi. Yemek için bir şeyler sipariş edip yedim ve fazla oyalanmadan yola devam ettim. Su almak için girdiğim bir park yerinin girişinde gördüğüm ilginç renkli kiliseyi görebilmek için yoldan ayrılıp 500 m. içeri girdim. Güneşte parlayan ve niye orada olduğunu anlayamadığım bir kilise göz alıyordu. Öte yanına geçip birkaç kare fotoğraf çekip ana yola döndüm.
Minsk’e yaklaşırken bir (yol) bisikletlinin yanımdan geçtiğini ve elini sallayıp selam verdiğini gördüm. Ben de elimle selam verdim. Adam sağlam asılıyordu pedala ve kısa sürede uzaklaştı. Zaten benim yetişme şansım da yoktu. Aradan biraz zaman geçince yolun sağında tekerine hava basarken gördüm. Yanında geçtim. Beni tekrar geçti. Kısa süre sonra sağda tekrar elinde pompa görünce yardım gerekip gerekmediğini sordum. Düzgün bir İngilizceyle teşekkür edip gerekmediğini söyledi. Lastiği patlamış, yanında yaması yokmuş. Ben yanımda olduğunu ve verebileceğimi söyleyince zaten birkaç km. sonra evinde olacağını söyleyip teşekkür etti. Ben yola devam ederken yanıma geldi. Sohbet etmeye başladık. Nereden geldiğimi sordu. Talin dedim. Şaşırdı. Nereye gittiğimi öğrenince daha da şaşırdı. İyi şanslar dileyip vedalaştı.
Minsk’in merkezine doğru, hızlı akan trafikte kendimi bisiklet yoluna atarken aklıma Saraybosna’nın hızlı trafiğinde bizi bisiklet yolundan gitmemiz gerektiği konusunda uyaran sürücüler geldi. Yine “Şehre girdim ama merkezine daha epey yol var” durumu yaşıyordum. Yol git git bitmedi ama sonunda daha önceden Booking’den bulduğum otele vardım. Bisiklet için uygun bir yer gösterdiler. Odaya çıkıp bir an önce duş alıp kendimi dışarı atmayı düşünüyordum. Gözüme ilişen yazıda duş konusunda bir uyarı olduğunu fark ettim. Merkezi sıcak su sistemindeki (demek ki sıcak su şehrin merkezi sisteminden geliyormuş) bir arıza sebebiyle suyun otelin ısıtıcılarıyla ısıtıldığını (sanırım termosifon sitemi) ve duş almak için 8-10 dakikalık bir zaman olduğunu söylüyordu. Kısaca “hemen duş al öyle yayılma” minvalinde bir uyarıydı. Ben de bu uyarıya uyup hemen duş aldım ve dışarı çıktım. Otelden ayrılırken, resepsiyondaki görevlinin verdiği harita üzerinden detaylı bir şekilde anlattığı gezi planına uyacak şekilde yürüyerek turlamaya başladım. Hava muhteşemdi. Etraf cıvıl cıvıldı. Haritadaki belli başlı noktalara yürüyerek Minsk’in merkezinde uzun bir tur yaptım. Gündüzü de gece yaptım. Gece, şehrin içindeki müziğe ve harekete katıldım. Geç vakitte otele dönüp ertesi gün için dinlenmeye çekildim.
Mesafe (Km.) : 77,85 km.
Yolda Geçen Zaman : 05:27 saat
Ortalama Hız : 14,30 km/s
Max. Hız : 43,40 km/s
Yükseklik kazancı : 375 m.
Yükseklik kaybı : 388 m.
Min Yükseklik : 184 m.
Maks Yükseklik : 297 m.
Ort. Sıcaklık : 29,4 derece
7.Gün : Minsk – Babrusk (20/082017)
Minsk’te gece uzun olunca sabah kalkmak da biraz zor oldu tabi. Bugünkü etap, bir önce günden iki kat daha uzundu. Bu sebeple, oyalanmaya mahal yoktu ama geniş bir alana yayılmış Minsk’ten çıkmak biraz zaman alıyordu haliyle. Özellikle de ters trafiğe girdiğiniz sokaklarda… Birden karşımda büyük bir stat gördüm. Çevresinde de bir sürü kule vinç. Sanırım Dinamo Minsk’in stadıydı. Aslında bildiğim tek takımları da oydu zaten. Değilse de benim için orası Dinamo Minsk’in stadı olarak kalacak.
Şehir dışında yol yine dümdüz uzanıyordu. Elektronik tabelada hava ve asfalt sıcaklıklarını okudum. “Şu an asfalt sıcaklığına dikkat eden bir tek ben varımdır herhalde” diye geçirdim içimden… 42.8 derece’lik bir sıcaklık hava sıcaklığının neredeyse iki katına denk geliyordu. Hiç bunaltmayan, rüzgar anlamında sorun da çıkarmayan bir havada yol alıyordum. Klasik manzaralar eşliğinde Babrusk’a yaklaştığımda çevre yoluna dönüşen ana yoldan ayrılıp dümdüz Babrusk’un merkezine giden dar yola girdim. Etrafta 2. Dünya savaşı ile ilgili bir sürü anıt ve mezarlık vardı. Yolun sağındaki ormanın sıklığı ise dikkatimi çekti. Bu ormana giren askerlerin psikolojisini düşündüm. Yorgun, bezgin, nereden ne çıkacağını bilmediklerinden korkulu… Zaten hava da kararmış olunca iyice karanlıktı her yer. Alman mevzilerini gösteren levhanın levhayı geçip bir anıtın önünde durdum. Hem dinlenme hem de fotoğraf için… Toplar, tüfekler, mevziler, mezarlar, anıtlar… Belarus’a girdiğimden itibaren 2. Dünya Savaşı ortamını iyiden iyiye hissetmeye başlamıştım. Gecenin karanlığında, daha önceden belirlemiş olduğum otele (Turist Otel) giderken kendimce yolu kısaltmak için ara yollara saptım. Yol mahalle aralarından geçiyordu. Evler tek katlı, yol bozuk, çevrede bir otele doğru gittiğim konusunda bana işaret olabilecek hiçbir şey yok… Tam bir kenar mahalle görüntüsü. Hani “Karşına iki kişi çıksa…” durumu vardır ya, tam öylesinden. “Ulan ben nereye geldim !” moduna geçiş yapıp pedallara asıldım geri dönmeyi de düşünmeden. “Ha geldim, ha geleceğim.” diye haritayı kontrol ediyordum. Sonunda otelin bulunduğu yere geldim ama ana yoldan ayrılmanın pek de iyi bir fikir olmadığını kendime ispatlamış oldum. Otele yerleşip duş almadan yeme içme işlerini halletmek için dışarı çıkayım dedim. Resepsiyona, yakında restoran ya da magazin olup olmadığını sordum. Bana, otelin önüne çıkan caddede (bizim ölçülerimizde bir ara sokak) olduğunu söylediler. Pazar günü gece 23:00 civarını bulmuştu saat. Dışarı çıkıp yürümeye başladım. Etrafıma bakıp, bakkal, çakkal, market, kafe ne bulursam yiyecek bir şeyler bulmaya çalışacaktım. İki izbandut elemanla karşılaştım. Klasik bir turist moduna geçip “Where is the nearest post office?” edasıyla yemek için bir yer olup olmadığını sordum. Aslında adamlar kaldırımda yürüyen insana yolunu değiştirtecek tiplerdendi ama ben “üzerine git” prensibi ile, onlardan çekinmeden, rahat hareketler sergiliyordum. Ama en önemli sorun burada da baş göstermişti adamlardan birinin İngilizcesi çat seviyesindeydi, pat bile yoktu. Diğerinde ise hiç yoktu. Kendi aralarında konuşup gülüşüyor olmalarında biraz kıllanmıştım ama yine de taktik gereği onlarla muhabbet etme çalışmalarına devam ediyordum. Konuştuğum (en azından çalıştığım) elemanın adı Sergei’di, halterciymiş. Ya da ben öyle anladım. Diğerinin adı da Kag. Yol da uzundu. Merkez olarak adlandırılacak bir yer de göremiyordum. Yiyecek bir şey bulmak adına aradığım yerleri de şu ana kadar görememiştim. Ana cadde diyebileceğim bir noktaya yaklaşırken Sergei’in biriyle konuştuğunu gördüm. Hemen sonra eleman bana dönüp İngilizce konuşmaya başladı. Klasik turist muhabbetleri yaptık. Nereden gelirsin, nereye gidersin vs. adamın yanında bir de kız vardı. İki izbandut, bu yeni eleman ve yanındaki kızla beraber köşeye geldik. Ben yemek yemek istediğimi söyledim. Adam (şu an ismini hatırlayamıyorum) yardımcı olacağını ama önce kız arkadaşını yolcu etmesi gerektiğini söyledi. Bu arada iki izbanduta dönüp herhalde kendisinin yardımcı olacağını söylemiş olmalı ki elemanlar ayrıldılar. Ben de onlara teşekkür ettim. Son dakikaya kadar “üzerine git presibi”
Eleman kız arkadaşını belediye otobüsüne bindirdikten sonra yaklaşık bir saatini bana ayırdı. Fotoğrafçıymış. Düğün fotoğrafları çekiyormuş. Amerika, İngiltere, Mısır ve Rusya dahil bazı Avrupa ilkelerini görmüş. Amerika’da bir süre yaşamış. Türkiye’ye de gelmek istiyormuş ama olaylardan biraz çekinmiş. Ekim Kasım için pplan yapmış. Epeyce de ucuzmuş Türkiye turlar. Neden acaba ? Bana çevreyi gezdirdi gecenin karanlığında. Yemek için bir yere gittik şöyle kafe gibi bir yer ama geç vakitte sanırım bir şey yokmuş. Başka bir yere gittik. Giderken de bana, buralarda dikkatli olmamı söyledi. Adamları da pek gözü tutmamış. Beni görünce hem yardımcı olmak hem de İngilizce pratiği yapmak için yanımıza gelmiş. “Müslüman olduğunu söylemezsen iyi olur.” dedi bana. “Buralarda pek hoş karşılamazlar. “Çevredekilere de dikkat et. Yanındakileri pek gözüm tutmamıştı.” O zamana kadar, rahatlığı bir savunma taktiği olarak kullanan ben biraz tedirgin olmadım dersem yalan olur. Neyse ki o zamana kadar bir problemle karşılaşmamıştım. İnşallah devamında da karşılaşmayacaktım.
Bana yakındaki bir kiliseyi gösterdi. Sovyet yönetimi o kiliseyi yüzme havuzuna çevirmiş. 10 yıl öncesine kadar da yüzme havuzu olarak kullanılıyormuş. “Hatta ben o havuzda yüzmüştüm.” dedi. Şimdi asli görevine döndürülmüş. Artık kilise olarak kullanılıyormuş. Yemek için bir kafe daha buldu. Ne yemek istediğimi sorup siparişi verdi. Benimle bir süre oturdu. Sonra vedalaşıp ayrıldı. Bana da otele dönmek için kullanmam gereken yolu sıkı sıkı tembihledi. Geç vakit de olsa karnımı doyurup otele döneceğim uzun yolda yürümeye başladım. Bir örneğini Gürcistan’da gördüğüm, yardımcı olmak için zamanını ayıran insanlardan biriyle daha karşılaşmıştım. Gecenin karanlığında hızlı adımlarla otele döndüm.
Mesafe (Km.) : 149,37 km.
Yolda Geçen Zaman : 09:31 saat
Ortalama Hız : 15,70 km/s
Max. Hız : 32,90 km/s
Yükseklik kazancı : 297 m.
Yükseklik kaybı : 349 m.
Min Yükseklik : 181 m.
Maks Yükseklik : 239 m.
Ort. Sıcaklık : 27,4 derece
8. Gün : Babrusk – Gomel (21/08/2017)
Dünkü sıcak günden sonra, bugün biraz daha soğuk geçecek gibiydi. Sabah kahvaltı yaptıktan sonra Babrusk’tan, artık klasikleşen bir köprü ile çıkıp Gomel (okunuşuyla Homel) istikametine pedallara asılmaya başladım. Gomel, Belarus’taki son şehir olacaktı konaklayacağım. Dünkü 150 km. üzerine bugün de 160 km. planlamıştım. Yine dümdüz bir yolda ilerliyordum ve bugünün ödülü de arkadan esen rüzgar olmuştu.
Düzlüğün ortasında bir mola sırasında birden yanıma motosikletli bir çift geldi. (Tek motosiklette iki kişi) Bana etrafta bir benzinlik olup olmadığını sordular. Ben de CityMaps2Go’dan baktım çevrede var mı diye ama görünürde benzinlik yoktu. Geçtiğim son benzinliğin Babrusk’un çıkışında olduğunu söyledim. “Ama yine de yok diye düşünmeyin haritada görünmese de yolda karşımıza çıkabiliyor.” dedim. Teşekkür edip gazladılar. Aradan fazla zaman geçmeden yolda bir benzinlik gördüm. Su almak için girdiğimde motorcu çiftin de (doğal olarak) orada olduklarını gördüm. Selamlaştım. Motorcu hatun beni görünce “Ne kadar çabuk geldin ?” dedi. O kadar hızlı değilimdir ama arkadan esen rüzgar etkiliydi demek ki. Sohbete başladık. Rusya’dan gelip Kurtz’a gidiyorlarmış. Yolda görüşürüz deyip yanlarından ayrıldım. Su takviyesinden sonra yeniden yoldaydım. Az sonra da onlar tekrar yanımdaydı. Selam verdiler. Sonra da bir kez daha gazlayıp gözden kayboldular. Düzlüklerden sonra iki tarafı da orman olan bir kısımda pedal çevirmeye devam ettim. Çok güzel ve yemyeşil bu kısımda aynı zamanda müzik de dinleyebiliyordum.
Akşam üstü, artık Gomel’e yaklaştığım sıralarda, bölünmüş yolun karşı şeridinden gelen bir bisikletli gördüm. Yaklaşınca bunun bir kadın bisikletçi olduğunu fark ettim. Normalde selamlaşıp geçerdik bu kadar uzun mesafeden ama ben selam verirken onun bana seslendiğini fark ettim. “Cicu !” diye bağırıyordu. “Cicu!”. O da ben de bölünmüş yolun ortasına yöneldik. Merhabalaştık. “Cicu değilim.” dedim. “Seni Cicu’ya benzettim.” dedi. Bisikletimin (muhtemelen çantalarımın) görünüşü onunkine benziyormuş. Kim olduğumu ve rotamı anlattım. Adı İrina’ymış. Rus’muş. St. Petersburg’dan başlayıp turluyormuş çevreyi. Bana da Baykal Gölü çevresinde tur yaptıklarından bahsetti ve o rotayı tavsiye etti. “Böyle yalnız yalnız korkmuyor musun ? Hem kaskında yok.” dedim. Hem kaskı yoktu hem de üzerinde reflektörlü yelek haricinde ek bir kıyafet de yoktu. O da en kısasında cevap verdi. “Bana bir şey olmaz. Ben deli bir Rus kızıyım.” Vedalaşıp ayrıldık. Bölünmüş yolun ortasında, onun arkasından birkaç kare fotoğrafını çekip yoluma devam ettim.
Gomel’in girişinde, artık her zamanki “Geldim ama aslında daha gelmedim” sendromunu yaşadım. İkide bir hem yoluma hem de haritaya bakıyordum. Ama dünden öğrendiğim önemli bir şey vardı. Asla ana yoldan ayrılma Öyle de yaptım. Haritaya göre, sola dönüp düz gitsem, gitmek istediğim otele direkt gidiyorum gibi görünüyordu ama aslında yol direkt çıkmıyordu. Arada demiryolu vardı. -Ki bunu tahmin etmiştim.- Bu da, yolun büyük bir çember çizmesine sebep oluyordu. Israrla yolu takip edip, o büyük çemberin bir helezon haline geliyor olduğunu fark ettim. Sola dön. Sonra tekrar sola dön. Tekrar dön… Karanlık caddelerden sonra, merkez diyebileceğimiz bir noktaya ulaştım. Yoldan değil de kaldırımdan ilerliyordum. Bir anda karşımda yaşlı, sakallı motorcular çetesi gibi 5 kişilik bir bisikletçi grubu gördüm. Ayak üstü sohbete başladık. Bu grup da Rusya’dandı. Kadronun titanyum oluşu ve Rohloff ilgilerini çekti. Kısa bir muhabbetten sonra otele doğru devam ettim. Gece geç vakitte tren garının karşısındaki otele ulaşıp yerleştim. Uzun zamandır aç olduğum için açık olan bir yer var mı diye sorup oraya yürüdüm. Kısa bir süre sonra kapanacak bir fastfood’cuda karnımı doyurup dinlenmek üzere otele döndüm.
Mesafe (Km.) : 166,59 km.
Yolda Geçen Zaman : 08:38 saat
Ortalama Hız : 19,30 km/s
Max. Hız : 36,50 km/s
Yükseklik kazancı : 293 m.
Yükseklik kaybı : 308 m.
Min Yükseklik : 133 m.
Maks Yükseklik : 169 m.
Ort. Sıcaklık : 22,6 derece
9.Gün : Gomel-Chernihiv(22/082017)
Sabah Belarus’taki son günüme uyandım. Hava kapalıydı. Otelden ayrılıp (klasik olarak) şehri bölen nehri geçtim ve ana yola çıktım. 2. Dünya Savaşı ile ilgili çokça anıt, mezarlık vs. görüyordum yol boyu. Sonunda sınıra gelmiştim. Belarus’un bir sınır kapısından diğerine kadar yol boyunca pasaportumun arasında büyük bir dikkatle taşıdığım o küçük kağıt parçasını özenle geri verdim sınırdaki görevlilere. Üzerinde, kaldığım tüm otellere ait kaşe, imza ve tarihlerle beraber. Girerken, tamamen tedbir olarak (eksik olursa sınır kapısında hır çıkar diye) fazladan yaptırdığım bir günlük sigortamı da yakarak çıktım Belarus sınırından. Sınır kapısından çıktıktan sonra Ukrayna kapısına gelene kadar 2-3 km. kadar yol kat etmek gerekiyor. İki kapı arasındaki bu yolda terk edilmiş araçlar gördüm. Arabaların nesi varsa çalınmış neredeyse iskeletleri kalmıştı. Ama durup da fotoğraflarını çekmeye cesaret edemedim açıkçası. Sanki bir yerlerde askerler fırlayacak (muhtemelen Belarus askerleri olurdu bunlar) ve beni sorguya çekip fotoğrafları sildireceklermiş gibi.
Ukrayna tarafı ise, Belarus’a göre çok rahattı. Pasaportu verdim. Damgayı bastılar ve geçtim. Aslında Türkler artık pasaportsuz da girebiliyorlardı ama sanırım o şekil sadece yeni tip kimliklerle olabiliyormuş. Sınır geçişi sonrası hava yağmura döndü. Ben de yağmurluk niyetine yanımda ne varsa giydim. Yağmurluk (üst), yağmur pantolonu, kask kılıfı… Geçen sene Bosna’daki yağmurluk faciasından sonra kendime adam gibi bir yağmurluk almaya söz vermiştim. Bu sene yağmur pantolonunu da edindim. Kask kılıfının da bu kadar işe yarayacağını pek düşünmemiştim ama epeyce faydalı oldu.
Chernihiv’e yaklaşırken yolun kenarında beton bir platformun üzerine konuşlandırılmış bir tank gördüm. Altında 1941-1945 yazıyordu. Yine bir 2. Dünya savaşı hatırası. Askerliği, tank asteğmen olarak başlayıp hava muhabere teğmen olarak bitirdiğim için tanklar bana her zaman özel gelmiştir. Her ne kadar çalışan bir tanka hiç binmiş olmasam da… Modelini tahmin etmeye çalışsam da çıkaramadım. Rus T serilerinden olma ihtimali kuvvetli de olsa askerlikte sadece 3-4 çeşidini gördüğüm için -o da Nato standardı tanklar- çıkarmam pek mümkün değildi.
Chernihiv’e girdiğimde hava kararmıştı. Sınırdan beri yağmur altında olduğum için de dışarıdan epeyce ıslaktım. Önceden belirlediğim otel tam merkezdeydi. Resepsiyona gidip bisikletim için kapalı bir yer istediğimde arkadaki otoparktan başka bir yer göstermediler. Ne kadar dil döksem de -ki dil İngilizce olduğu için onlara pek bir şey ifade etmedi- İsa deyip Peygamber demediler. Ben de bisikleti arkadaki, en azında üstü kapalı otoparka, çift kilitle (ki bekçisi, kapısı vs. olan güvenlikli bir yerdi) bağlayıp bıraktım. Bir yandan da adamlara saydırıyordum.
Otelden yine bir şeyler yemek için çıkıp yağmur altında yakındaki Mc. Donalds’ın yolunu tuttum. Geç vakitte otele dönüp Ukrayna’daki ilk günümü sonlandırdım.
Mesafe (Km.) : 112,15 km.
Yolda Geçen Zaman : 06:57 saat
Ortalama Hız : 16,10 km/s
Max. Hız : 38,20 km/s
Yükseklik kazancı : 221 m.
Yükseklik kaybı : 212 m.
Min Yükseklik : 112 m.
Maks Yükseklik : 168 m.
Ort. Sıcaklık : 19,0 derece
10.Gün : Chernihiv-Kiev(23/08/2017)
Sabah eşyaları toplayıp yola koyulmam hep zamanımı alıyordu. Bir gece önce öyle dağılıyordum ki… Bu sabah da aynı şekilde alelacele toparlanıp yola koyuldum. Bugünkü rotamda anayolda ayrılıyordum. Dostdoğru Kiev’e giden ana yol yerine ona paralel giden, haritada, Dinyeper Nehri’nin rezervuarının yakınından geçen yolu işaretlemiştim kendime.
Hava yağışlı değildi ama gün içinde ıslanacağım kesindi. Chernihiv’in çıkışını geçip ana yola veda etmiş ve iki tarafı yeşil ve dar olan bir yola girmiştim. Birden dün gece otel odasındaki televizyonun yanındaki fişe taktığım küçük farımı almadığım aklıma geldi. Her şeyi hızlıca toplamaya çalışırken gözümün önünde olmadığı için farı almayı unutmuştum. Önce geri dönmeyi düşündüm ama epeyce bir yol gelmiştim ve geri dönüp tekrar bu noktaya gelmem neredeyse 1,5-2 saatimi alacaktı. Kiev’e geç kalmama hatta belki de varamamama sebep olacaktı. Ben de yola devam etme kararı aldım. Farı arkada bırakmıştım. Otele internette ulaşıp göndermelerini isteyebilirdim ama belki de kargoyu benim ödemem astarını yüzünden pahalı bir hale de getirebilirdi. Neyse artık yoldaydım. Dönüp dönmeme konusundaki ikilemi kafamda çözmüştüm ama haritada konumumu kontrol ettiğimde gördüm ki batıya doğru gidiyorum ve gitmem gereken yoldan giderek uzaklaşıyorum. Önümde ana yola dönebilecek bir bağlantı yolu olup olmadığını kontrol ederken bir ara yolun gitmem gereken istikamete bağlandığını gördüm. Yoluma devam edip bağlantı yolunun girişinden sola döndüm. Girdiğim yol dar ve az kullanılan bir yolda ama zarar görmüş olmasına rağmen asfalttı. İki tarafı sık ağaçlarla kaplı olan dar yol çok güzel bir görüntü sunuyordu önüme. Yaklaşık 10 km.lik bir mesafe ile asıl yola döndüm. Bu yol da yeşil ama çok daha geniş bir yoldu. Tabi kenarlardaki emniyet şeritleri hak getire…
Yol devamında bir milli parkın sınırları içinden geçiyordu. Yol üzerinde de 7-8 tane köy bulunuyordu. Ben, rahatlıkla yiyecek birşeyler bulurum diye düşünüyordum ama bir ‘magazin’ bile göremiyordum. ‘Magazin’ yazısı görebildiğim yerler de terk edilmiş bir görünümdeydi. Sonunda, yola 30 -40 m. uzaklıkta bir magazin buldum. Aradaki yol bildiğiniz kumdu. Bisikletten inip elime alarak geçtim bu kumluk alanı. Bakkala girdiğimde, her zamanki gibi, orta yaşın üzerinde bir hanım teyzeyle göz göze geldim. Hafif bir baş selamı verip ne yiyebilirim diye etrafı kesmeye başladım. Gofret, içecek ve kurabiye buldum yemek için. Bir de su tabi. Parasını verip dışarı çıktım. Bakkalın kenarındaki duvarın üzerinde etrafıma baka baka yemeye başladım. Bakkal teyze ve efradı da beni inceliyorlardı. Kumu engelini geçip tekrar yola döndüm. Karnımı doyurmak değil de kendimi kandırmıştım. Gofretin ve kurabiyenin kalanını da yanıma almıştım. Yol yemyeşildi ve tek tük araba geçiyordu. Bazen her iki yanda sık ormanlar bazen de geniş düzlükler vardı. Suyumun azaldığını düşünüp bir yerlerden su almak istedim ama hiçbir yer yoktu su alacak. Köyün birinde, yolda gençleri görüp “water”,”aqua”,”su” diye seslendim elimdeki matarayı gösterip. Gençlerden bir öne atılıp beni yolun karşısına yönlendirdi. Orada bir kuyu vardı. Kovayı atıp su çekmeye başladılar. Nasıl bir su gelecek acaba diye bakarken kovanın içinde yüzen bir sürü partikül görünce yüzümü ekşittim. Gençler de suyu beğenmeyip (bu kuyunun suyunun daha önceden de içildiğini sanmıyorum ama) karşıdaki eve yönlendiler. Ev sahibi olan benden mataramı alıp eve girdi. Kısa süre sonra geri dönüp bana dolu matarayı verdi. Teşekkür edip yola devam ettim. Aklımda kuyudan çıkan suyun görüntüsü vardı. Gençlerden aldığım suyu zorunlu olmadıkça içmemeye karar verdim. Ne olur ne olmaz mideyi bozmayalım.
Düz ilerleyen yol 90 derece sağa dönüyordu tam karşısındaki kapıya gelmeden önce. Ne olduğunu merak ettim. Rotayı hazırlarken burada yolun bir yerin çevresinden geçtiğini görmüştüm. Orası burasıydı ve gördüğüm kadarıyla askeri alandı. (Yazıyı hazırlarken burasının 169. Desna Askeri Eğitim merkezi olduğunu gördüm GoogleMaps’te.) İleride, 2 askerin nöbet tuttuğu kapıda 2 köpek havlamaya başladı. Ben yanlarından geçerken de peşime takıldılar. Epeyce kovaladılar beni. Ben istifimi bozmadan klasik bir “Hoşt !” savunmasıyla pedallara asıldım ve yola devam ettim. Eminim askerler de epeyce gülmüştür arkamdan. Yol önce sola, ardından tekrar sola dönüp en sonunda sağa dönerek Kiev istikametine yöneldi. Sağa dönüş aslında ana yola bağlantı şeklindeydi. Kavşağın köşesine yerleştirilmiş bir tank gördüm. Durum fotoğrafını çektim çaktırmadan ama uzun bir süre gelen var mı diye de kontrol ettim arkayı. Öğleden sonra yağmur henüz başlamamış ama hava çok kapamıştı. Yol kenarında bir magazin görünce durup kısa bir mola vermek istedim. İçeri girmemle gökgürültüsünü duyup çıkmam bir oldu. Bardaktan boşanırcasına bir yağmur başladı. Bisikleti bakkalın sundurmasının altına koymam bile sırılsıklam olmama yetmişti. Bir şeyler atıştırdıktan sonra giyinip yola çıkmaya hazır hale gelmiştim. Yağmur da azalmıştı. Uzun bir süre yağmur altıda pedal bastım. Akşam saatlerinde, Kiev’in kuzeyinde, Dinyeper Nehri’nin üzerindeki baraja vardım. Bu baraj öyle büyük bir göl oluşturmuştu ki bir deniz kıyısı hissi veriyordu insana. O derece uçsuz bucaksız görünüyordu. Yol barajın üzerinden geçiyordu. Trafik de oldukça yoğundu. Ana yoldan Kiev’in merkezine doğru epeyce uzun bir yolu kat ettim gece vakti. Hem yoğun trafik hem uzun yol sebebiyle hâlâ varamamıştım ulaşmak istediğim yere. Haritada işaretlediğim oteller bölgesine. Sonunda merkeze ulaştığımda da tavana vurmuş açlığımı gidermek için, yolda gördüğüm Dominos Pizza’ya çöküp orta boy biz pizzaya gömüldüm. Pizzayı gövdeyle bütünleştirdikten sonra bir iki denemeyle kalacak bir yer buldum. Geç vakitte, ıslak ama karnı tok bir biçimde huzura ermiş Kiev’e varmıştım.
Mesafe (Km.) : 160,74 km.
Yolda Geçen Zaman : 09:43 saat
Ortalama Hız : 16,50 km/s
Max. Hız : 39,0 km/s
Yükseklik kazancı : 401 m.
Yükseklik kaybı : 389 m.
Min Yükseklik : 45 m.
Maks Yükseklik : 142 m.
Ort. Sıcaklık : 14,9 derece
11. Gün : Kiev (24/08/2017)
Tur arkadaşım ve aynı zamanda kuzenim Gökalp’le Kiev’de buluşacaktık. O, bir iki gün önce gelecekti hatta. Bisikletini de geçen sene değiştirmiş ve ikinci el aldığı (Gürcistan ve Balkan turlarını yaptığımız) Merida Crossway’i elden çıkarıp Bisiklet Sepeti’nden bir Marin Gestalt almıştı. (İstanbul’dan Ankara’ya da ben götürmüştüm arabayla) Gökalp biletini almış, bisikletini de paketlemişti. Hatta nasıl paketleneceğini de konuşmuştuk. Kısacası her şeyi hazırdı ama… Belarus’tayken beni aramış gelemeyeceğini söylemişti. ODTÜ’de Kimya Mühendisliği okurken tekrar sınava girip Bilkent İşletme’yi kazanmıştı ve önünde aşması gereken çok önemli bir sınav vardı. Hazırlık atlama sınavı. Doğal olarak da çalışması gerekiyordu çünkü oldukça ciddi ve zor bir sınavdı. ODTÜ’deki 4 seneden sonra bir sene daha kaybetmemek önemliydi. Ben de kendisine sınava hazırlanmanın daha önemli olduğunu söyledim. Turlar başka zaman da yapılabilirdi. Sonuçta turun geri kalanında da yalnız olacaktım ve dolayısıyla yurtdışındaki 4. turumu yalnız gerçekleştirmiş olacaktım. Eşimle bu durumu paylaştığımda devam etmeyi düşünüp düşünmediğimi sordu. Devam etmekten kastı Odessa’dan devam etmekti. İlk planım Odessa’dan gemiyle dönmek olduğu ve sonra yolu uzattığım için soruyordu bunu ama aslında devam etmemi istemiyordu. Bunu da “Bulgaristan’dan yalnız geçmeni istemiyorum.” diyerek ifade edecekti. Hak verdim kendisine. 10 gündür yalnızdım ve bu sebeple ailem tedirginlik yaşıyordu ama yalnız devam edersem onları daha fazla tedirgin edecektim. Bir de Bulgaristan konusu vardı tabi. Ön yargı oluşturan çok hikaye duymuştuk. Soygun, gasp, rüşvet vs. Ben de eşime devam etmeyeceğimi söyledim. Kısacası önümde Odessa’ya kadar yol kalmıştı. Planımı ona göre yapıyordum. Bugünü de Kiev’e ayırmıştım.
Sabah hava güzel görünüyordu. Kaldığım otelin kahvaltı mekanı manzaralıydı. Etrafı seyredip fotoğrafladım. Haritadan gezineceğim istikametleri belirleyip yürümeye merkeze doğru yürümeye başladım. Bugünün bir özelliği de Ukrayna’nı Milli Günü olmasıydı. Etraf, Ukrayna bayrağının renkleriyle donatılmıştı: Sarı-mavi… Ama benim gibi bir Fenerbahçeli için sanki Sarı -Lacivert’ti.
Tarasa Schevchenko Bulvarı’ndan nehir istikametine doğru merkeze yürüdüm. II. Dünya savaşı anısına dikilmiş obelisk (dikilitaş) yolun ortasında duruyordu tüm heybetiyle. Tepesinde de bir yıldız… Cadde üstünde klasik otomobilcileri gördüm grup halinde. Kütüphane ve tiyatro binalarını sağlı sollu yer alıyordu. Daha sonra 11. Yüzyılda yapılan Golden Gate’e yönlendim. Bilet alıp içeri girdim. Dışarıdan, kızıl tuğlalarıyla çok heybetli görünen yapının içinden merdivenle üzerine çıkılıyordu. Etrafı seyretmek için de güzel bir noktaydı. Her kat geçişinde de küçük sergiler yer alıyordu. Biraz zaman geçirdim tepesinde hem fotoğraf hem de seyir için. Hava kapalı ve serindi ama henüz bir yağmur emaresi yoktu. Altın Damlı Kilise’nin önündeki meydan bariyerlerle ayrılmıştı. Protokole ilişkin bir hazırlık vardı sanki. Etraf da sarı maviydi. Buralarda bir tören yapıldığı ya da yapılacağını anlamıştım. Etraf oldukça kalabalıktı. Genci yaşlısıyla insanlar ve benim gibi turistler doldurmuştu meydanı. İnsanlar yerel kıyafetlerini giymişti. Hani şu yakaları ve kolları işli olan. Askerler her türlü madalyalarını, nişanlarını vs. takmışlardı. Gururlu bakışlar fırlatıyorlardı etrafa. Birden, kilisenin önündeki platforma bir kadın çıktı ve milli marşlarını söylemeye başladı. Herkes hazırolda durup bir ağızdan eşlik ediyordu. Aynı bizim İstiklal Marşını söylerkenki halimiz gibi coşkulu ve gururluydular. Havada çok yoğun bir milliyetçilik duygusu hakimdi. Kadın, çocuk, yaşlı, genç, asker, sivil… Herkes bugünü kutluyordu.
Altında Damlı kilisenin içine girdim. Geniş avluyu geçip kilise binasının içine girerken parıl parıl parlayan kubbeye bakıp “Gerçekten altın olabilir mi?” diye geçirdim içimden. Kilisenin içinde ayin vardı. İki papaz karşılıklı ilahi söylüyordu. Giren insanlar da İsa heykellerinin karşısında dua ediyorlardı. Kimseyi rahatsız etmemek için fotoğraf çekmeye yeltenmedim. Kısa süre sonra çıkıp yoldan aşağıya yürümeye devam ettim. Aşağı eğimli sokağın ucunda Khreschatyk Caddesi vardı. Burada kalabalığın daha da arttığını gördüm. Sebebi, tıpkı bizim eski 29 Ekim bayramlarında tank ve diğer askeri araçların resmi geçitlerde sergilenmesi gibi, genişçe bir alanda sağlı sollu durmasıydı. Tanklar, kamyonlar, roketatar araçlar, ambulanslar vs. çeşit çeşit araçlar ve üzerinde her yaştan çocuklar, onların fotoğrafını çekmeye çalışan anneler, babalar… Gerçekten çocukluğumdaki bayramlarımız gibiydi. Çocukların çığlıkları, insan topluluğunun coşkusu…
Caddede “Turkish House” adından bir restoran gördüm. Yemek zamanı da olduğu için girdim. Menüsündeki tüm yiyecekler Türk mutfağındandı. Çorbandan kurufasulye-pilav ikilisine, pideden sütlaca kadar aklınıza gelecek her şey. Ve tabi olmazsa olmaz demleme çay ve Türk kahvesi. Gelen profiller genelde Türkler ve Ortadoğululardı ama Ukraynalılar da rağbet ediyorlardı bu lezzetlere. Gençlerden oluşan garson grubu da Türkçe konuşuyordu. Yemek işini hallettikten sonra, öğleden sonra, Kiev’in ününü uzun zamandan beri bildiğim hayvanat bahçesini ziyaret emek için taksiye bindim. Hava iyice ağırlaşmıştı. Yağmur yağdı yağacak. Ama ıslanma konusunda tecrübeli olduğum için sorun olmadı. Hayvanat bahçesine girdiğimde de yağmur boşandı. Ben de tam o sırada büyükçe bir pamuk helva ile baş başaydım. Yanımda paylaşacağım kimse olmadan
Oldum olası severim hayvanat bahçelerini. Hayvanların kafese kapatılmış olmasını istemem tabi. Ama onları yakından görebiliyor olmayı da çok seviyorum. Dolayısıyla bu ikilemin keyif alan kısmında olmayı tercih ediyorum. Bıraksalar tüm günümü geçirebilirim oralarda. Dolayısıyla fırsat bulduğum zamanlarda da gezmeye çalışıyorum. Barcelona, Prag gibi dünyaca ünlü olanlarını gezdim. Tabi Türkiye’dekileri de… Uzun ve keyifli saatler geçirdim. Yalnız ya da ailemle… Pamuk helvayı büyük büyük parçalarla yiyip bitirince yola koyuldum. Yağmura rağmen, gezmediğim görmediğim bir yer kalmasın diye uzun uzun dolaştım. Çok güzel hayvanlar ve sunumlar gördüm. Saatler sonra, epeyce de yorulmuşken otele döndüm. Odada biraz dinlenip tekrar dışarı çıktım. Bu kez akşam gezmesi için. Akşam tekrar Turkish House’a uğrayıp Türk yemeklerinin tadına baktım. Uzun uzun yürüyüp geç saatte otele döndüm.
12. Gün : Kiev – Zhaskiv (25/08/2017)
Odesa’da turu tamamlayıp gemiyle İstanbul’a dönme planı yaptığım andan itibaren önümde yaklaşık 470 km.lik bir yol kalmıştı. Kafamda yolu üçe bölmüştüm. 1. Ve 2. Etap 150 km. ve 3. Etap 170 km. Harita üzerinden muhtemel duraklarımı otel olup olmadığına göre belirledim. İlk durağım Zhaskiv olacaktı. Kalacak yer olduğunu teyit edince orayı hedefledim. Yol genel olarak düz karakterliydi. Ukrayna’nın büyük şehirleri arasında bir yol olduğu için de kalabalıktı ve bol bol yol çalışması vardı. Bu açıdan Türkiye’yi aratmıyordu.
Son Eurovision şarkı yarışması Kiev’de yapılmıştı. Yol kenarında üç boyutlu Eurovision yazısını görünce fotoğrafını çekmeden geçmedim. İki gün önce Kiev’in girişinden merkeze gelmek ne kadar uzun sürdüyse şu an da şehirden çıkmak aynı şekilde uzun sürüyordu. Büfenin birinden su takviyesi yapıp yola devam ettim. Emniyet şeridi şimdiye kadar geçtiklerimin en genişiydi. Bu anlamda rahattım. Zaman zaman yol tek şeride indiriliyordu ama yolun devamını görebildiğim için boşaltılmış şeritten yoluma rahatça devam ediyordum. Asfalt çalışması yapılan kısımda sola geçip sonra tekrar sağa geçerek araçlarla olan mesafemi arttırıyordum..
Yolun yarısında vakit artık benim için yemek vaktiydi ama yiyecek bir şey bulmak o kadar da kolay değildi. Büfe benzeri bir yerdeki yaşlı teyzeye sadece “restoran” diye seslendim elimle yolun devamını göstererek… Teyze epeyce bir şeyler söyledi. Ben bunları, “Bende de yiyecek şeyler var. Burada da yiyebilirsin.” diye anladım. Başımı “Tamam” manasında sallayınca kadın büfeden dışarı çıktı. Arkadaki eve doğru gidip bahçesine girdik. Bahçedeki masaya otururken teyze bana “Borç” dedi. “Evet” dedim. Bir şey daha söyledi ama anlamadım. Ona hayır dedim. Bir de “Salata” dedi. Ona da “Tamam” dedim. Benim menü borç çorbası (ya da yemeği) ve salatadan oluşuyordu. Teyze içeri girdi. Ben plastik masa sandalye takımına konuşlandım. Küçük bir köpek yanıma gelip ayakkabılarımı koklamaya başladı. Bir de kedi vardı yanında. Ve görünen oydu ki bu ikili çok iyi anlaşılıyordu. Teyze yemekleri getirince direkt giriştim. O da benim halimi görünce büfeye geri döndü. Parasını bile sormamıştım ama yemeği bitirip sıra ödemeye gelince fazla bir para tutmadığını gördüm. Hatta biraz fazlasını vermek istedim teyzeye yardım olsun diye. Dümdüz yola artık karnım tok bir biçimde devam ediyordum.
Gökyüzünde pervaneli bir uçağı ve paraşütlüleri gördüğümde sağımdaki geniş alanda hava oyunları yapıldığını anladım. Tabi herhangi bir levhayı okuyamadan… Gökyüzünde çok sayıda rengarenk paraşütlüler döne döne iniyorlardı. Kafam yukarıda bir süre yola devam edip fotoğraf çektikten sonra pedallara kuvvet verdim. Artık akşam olmuştu ve yine yol vardı önümde. Artık epeyce güneye inmiştim ve hava eskisi kadar geç kararmıyordu. Karanlıkta yol almaya devam ediyordum. Zhaskiv’in merkezine ayrılan yola girip CityMaps2Go’dan otelin konumunu takip ettim. Bulduğum yer 3 katlı küçük bir yerdi. Görevli olan kadın İngilizce bilmiyordu ama yer aradığımı anlatabildim. Öğleden beri bir şey yemediğim için acıkmıştım ve alttaki marketten bir şeyler almayı hedeflemiştim. Odama yerleşip aşağıya indim ama marketin kapandığını gördüm. Yine aç kalmıştım. Kendimi bir sonraki etaba hazırlamak için duş alıp erkenden yattım.
Mesafe (Km.) : 152,71 km.
Yolda Geçen Zaman : 09:07 saat
Ortalama Hız : 16,70 km/s
Max. Hız : 41,20 km/s
Yükseklik kazancı : 663 m.
Yükseklik kaybı : 568 m.
Min Yükseklik : 110 m.
Maks Yükseklik : 259 m.
Ort. Sıcaklık : 22,1 derece
13. Gün : Zhaskiv - Kryve Ozero(26/08/2017)
Zhashkiv’deki 3 katlı otelden erken ayrıldım. Kahvaltı yapmayıp yanıma atıştıracak bir şeyler almıştım. Yola, düz diyebilirdim genel olarak ama aslında irtifa değişikliği fazla olmasa da sürekli bir iniş çıkış içerisindeydim. Yol profilinden de görebileceğiniz gibi önceki dümdüz yollardan daha farklı karakterde bir yolda ilerliyordum. Hava oldukça sıcaktı ve sağımda solumda, uçsuz bucaksız tarlalarda, mısır ekilmişti. Tarlaların yol tarafına konmuş levhalardan birinde ‘Bayer’ ibaresini görünce işin endüstriyel tarafının da net olarak farkına vardım.
Çevresi fazla ilginç olmayan yolda uzun saatler boyunca pedal batım. Yemek saatim yine öğleden sonraya kalmıştı. Yemek hayallerimin doruğa ulaştığı bir zamanda yolun kenarında bir restoran levhasını görüp girdim. Yer oldukça lüks görünüyordu. Hatta küçük havuzlardan birinde, beyaz bir piyanonun içinden su akar şekilde bir düzenleme bile vardı. Bisikleti kilitleyip masaya oturdum. Çorba, et, salata ile öğünü oluşturup uzunca bir yemek ve keyif seansı yaptım. Sonra da yola devam ettim.
Güneş batıya iyice devrildiğinde Kiev’den sonraki ikinci 150 km.lik etabın sonlarına gelmiştim. Haritadan ve CityMaps2Go’dan bulduğum ve yolun karşı tarafında kalan otele yönelip kalacak yer sordum. Yine zerre İngilizce bilmeyen bir kadro vardı karşımda ama bisikleti yerleştirmek, odaya çıkmak ve yemeğe inip sipariş vermekten geri kalmamıştım. Bu gece karnımı doyurup rahat bir uyku çekebilecektim.
Mesafe (Km.) : 156,04 km.
Yolda Geçen Zaman : 08:30 saat
Ortalama Hız : 18,30 km/s
Max. Hız : 45,10 km/s
Yükseklik kazancı : 733 m.
Yükseklik kaybı : 874 m.
Min Yükseklik : 123 m.
Maks Yükseklik : 282 m.
Ort. Sıcaklık : 27 derece
14. Gün : Kryve Ozero-E95 Motel(27/08/2017)
Sabah kahvaltıdan sonra otelden ayrıldım. Hedefim bugün Odesa’ya varmaktı. Önümde de yaklaşık 170 km. Ama gün içinde benim yaşayacağım, sizin de eğim grafiğinden göreceğiniz gibi, turun en eğimli etabı bugündü. Herhangi bir yükseltiye değil de düz yolda önce iniş sonra yine aynı irtifaya çıkış şeklinde… Genel olarak inişler daha dik çıkışlar daha az eğimli ama daha uzundu. Yolun genel profili düz gibi görünse de bu iniş çıkışlar çok yorucu oldu. Ayrıca iki tane 150’lik etabın üzerine bu profil de hiç fena değildi.
Yol kenarındaki bir lokantada yemek molasını verdikten sonra yola devam ettim. Zaman hızla ilerliyordu ve yorgunluğum tavana vurmaya başlamıştı. Önümde daha çok yol vardı. Bu esnada Odesa’ya varmak ya da uygun bir yerde konaklayıp ertesi gün yola deva etmek arasında karar vermem gerekiyordu. CityMaps2Go’dan yol üzerinde, Odesa’ya yaklaşık 50 km. uzaklıkta bir motel buldum. Odesa’dan roro gemisiyle geri dönmeyi planlamıştım. İnternetteki hareket zamanı Salı günü olduğu için Odesa’ya Pazar yerine Pazartesi günü varmakta bir sakınca görmedim. Motelin adı E95 moteldi. Ön tarafta restoran arada havuz arkada da odalar vardı. Lüks bir yere benziyordu ama düşündüğüm kadar pahalı değildi. Tito’yu koymak için uygun bir yer sordum. Odam üst kattaydı. Odanın önüne bağlayabileceğim söylendi. Ben de odanın büyük oluşundan faydalanıp içeri aldım onu. Duş alıp yemek için restoran kısmına geçtim. Orada internet olduğundan yemek siparişini, Google Translate’te Türkçe’den Ukraynaca’ya çevirerek verdim. Daha sonra da son etaba hazırlanmak için odaya gittim.
Mesafe (Km.) : 133,98 km.
Yolda Geçen Zaman : 08:59 saat
Ortalama Hız : 14,90 km/s
Max. Hız : 42,70 km/s
Yükseklik kazancı : 867 m.
Yükseklik kaybı : 808 m.
Min Yükseklik : 54 m.
Maks Yükseklik : 194 m.
Ort. Sıcaklık : 27,9 derece
15. Gün : E95 Motel – Odesa (28.08.2017)
Sabah çok da erken olmayan bir saatte kalktım. Kahvaltı yapmak için odadan çıkmamla o garip ve sabahla hiç uyuşmayan “çıs-tak” müziği duymam bir oldu. Havuzun kenarında bir yerde kocaman bir kolondan geliyordu ses. “Ne gerek bu saate bu müziğe” deyip kendime gelmeye çalışarak kahvaltı mekanına vardım. Bu berbat müzik eşliğinde kahvaltı için bir şeyler istedim garson çocuktan. Tabi mekanda internet olduğu için Google Translate yardımıyla. Sonrada odaya dönmek için kalktım. Havuzun yanından geçerken, güneş gözlüklü, altın kolyeli tam bir Slav erkeği eleman dikkatimi çekti. Kolonun yanında duruyor ve ses ayarıyla oynuyordu. Zaman zaman müziğin (berbat bir müzik olduğunu söylemiştim değil mi ? ) sesini azaltıyor bazen de kolonu (sanırım) zorlamak için arttırıyordu. Yakınından geçerken bana Ukraynaca (bilmiyorum belki de Rusça) bir şeyler söyledi. Anlamdım. Benim bisikletle geldiğimi biliyordu sanırım. Yakındaki görevli bir kadına uzun uzun bir şeyler söyledi. Yine hiçbir kelimesini anlamadım. Kadına İngilizce ne dediğini sordum. Kadın bana kırık bir iki kelime İngilizceyle “Boşver. O sarhoş.” minvalinde bir şeyler söyledi. Herhalde benim için abuk sabuk laflar etti ki kadın bana aktarmaya çalışmadı. Adamın tipinden de o müziğin kaynağını anlamış oldum. Adama bakıp gülümsedim ve ayrılıp odama gittim. Eşyalarımı topladım. Tito’yu aşağı indirip yükledim. Motelden ayrılırken yol kenarında dev motosikletin önünde selfie çekip yola revan oldum.
Bugün Odesa’ya kadar yaklaşık 50 Km.lik bir yolum vardı. Dolayısıyla rahattım. Erken bir saatte varırım ve şehri gezerim diye düşünüyordum ama acele de etmiyordum. Dünkü o manasız iniş çıkışlar bugün yoktu neredeyse. Haritadan kendimi kontrol edip şehrin yakınındaki göllerin kenarından geçerek Odesa’ya kısa sürede vardım.
Mesafe (Km.) : 48,94 km.
Yolda Geçen Zaman : 02:39 saat
Ortalama Hız : 18,40 km/s
Max. Hız : 43,50 km/s
Yükseklik kazancı : 166 m.
Yükseklik kaybı : 216 m.
Min Yükseklik : -22 m.
Maks Yükseklik : 77 m.
Ort. Sıcaklık : 27,2 derece
Mesafe (Km.) : 58,17 km.
Yolda Geçen Zaman : 04:03 saat
Ortalama Hız : 14,30 km/s
Max. Hız : 46,20 km/s
Yükseklik kazancı : 275 m.
Yükseklik kaybı : 284 m.
Min Yükseklik : 22 m.
Maks Yükseklik : 71 m.
Ort. Sıcaklık : 23,5 derece
Odesa’nın kuzeyindeki, birbirinden ayrı iki kolu olan gölün ortasındaki Köprüden geçerek girdim şehre. Önceden yerini belirlediğim oteli (ki adını yanlış hatırladığım hatta yanlış okuduğum için epeyce aradım) bulmak için dolaştım. Merkezdeki bir caddenin üzerindeydi otel ama oraya ulaşana kadar çokça trafik ve yol çalışması olan yerlerden geçmek zorunda kaldım. Otel yerine apart fazla olunca da ev mi apart mı ayrımını yapamadığım ara sokaklarda zamanım geçti. Sonra yeri buldum ve yerleştim. Aklıma, geminin kalkacağı limana gitmek ve alabilirsem bilet almak geldi. İnternette http://www.ukrferry.com/eng/tariffs/pass/tariffs-pass-chernomorsk-haydarpasa linkinden gemiyi ve kalkış saatini biliyordum ama geminin nereden kalkacağını bilmiyordum. Eşyaları odada bırakıp sadece gidon çantasını aldım yanıma. İçine de pompa, yedek lastik falan… Google maps’ten Chernomorks’a (daha doğrusu Chernomorsk olduğunu sandığım yere) rota çizilince gözlerime inanamadım. Gidiş geliş 60 Km. yol olduğunu gösteriyordu ve hemen yanında da trafik durumu olarak “Her zaman ki gibi yoğun trafik.” yazıyordu. Sabahtan beri geldiğim yol bundan azdı. Gerçekten inanmıyordum. Yüksüz olduğum için hızlı giderim diyordum ama “her zamanki yoğun trafik” izin vermiyordu. Yola çıkıp Odesa’nın ana caddelerinden limanlar bölgesine devam ettim. Her kilometrede geri dönmeyi düşündüğüm halde pedallara basmaya devam ediyordum.
Limanlar bölgesine gelip köprüyü geçtim. Kıyıya doğru daha 10-15 km. yolum vardı. Aklıma, Haydarpaşa’ya gemilerin hani limandan kalktığını birilerine sormak geldi. Bir benzinlikte durup yol sordum. Benzinliğin sahibi olduğunu düşündüğüm kişi düzgün bir İngilizceyle limanın ileride değil geride olduğunu söyledi. Harita üzerinde göstermesini istedim. Üzerindeki köprüden geçtiğim yerin altındaki limanlardan birinde olduğunu fark ettim. Daha fazla ilerlemeden dönüyor olduğuma sevindim açıkçası. Bir an evvel geri dönmek istiyordum ama amacıma ulaşmadan kös kös gitmek de istemiyordum. Aynı yoldan gerisin geriye ilerleyip köprüyü geçtim.
Yolun kenarındaki binanın (çevrede o büyüklükte bir bina daha yoktu. Öyle ortalıkta tek başına bir binaydı.) Önünde durdum. Levhasında “Ferry Tickets” yazısını görünce Tito’yu dışarıda bırakıp içeriye girdim. İçerisi bir devlet dairesi gibiydi. Bankolar, numaratör, vezne, odalar vs. Kapıya en yakın bankonun önünde yaşlıca bir adam (daha sonra Özbek olduğunu öğrendim) vardı. İçerideki bankodaki adama Haydarpaşa’ya giden roro gemisinin biletlerini nereden alabileceğini sordum. Adam benim kelimelerimden Haydarpaşa’yı anlamış olacak ki kendi dilinde bir şeyler söyledi. Özbek amca da bana Türk olup olmadığımı sordu Türkçe. Sonra da Türkçe devam etti. Feribot yarınmış. “Kaçta geleyim ?” dedim. “Sabah 9’da gel” dedi. “Ne zaman kalkar ?” dedim. “Dolunca kalkar.” dedi. Adam resmen koca gemiye dolmuş muamelesi yapıyordu. “Olur mu öyle şey.” dedim ama içimden dedim. Adamın yüzüne anlamsız anlamsız baktım. “Rıhtım ne tarafta ?” dedim. Ana yoldan ayrılan yakındaki bir tali yolu işaret ettiler. Tito’ya atlayıp o yola girdim. 3-5 km. ilerledim. Rıhtımın girişi kapalıydı. Binanın içine girip gemiyi sordum. Elemanın biri bana sorduğum geminin rıhtımının orası olmadığını söyledi. “Bizim de gemimiz de var ama Çarşamba ve Pazar günleri kalkıyor.” dedi. Benim binmek istediğim gemi ise yarındı (Salı). Bir gün daha kaybetmek için doğru gemiyi bulmam gerekiyordu. Geri dönüp haritaya göre ara sokaklardan gitmek istediğim yere ulaşmaya çalıştım ama bir kez daha aynı hatayı yapmış ve ana yolu terk etmiştim. Sokak aralarında, liman bölgesi evlerinin önünden geçip bazen bisiklete binen çocuklarla bazen mahalle köpekleriyle birlikte ilerledim. Yollar daraldı, çıkmaz sokaklar oldu, geri dönmem gerekti… Ben de ana yola dönmeye karar verdim. Saatler geçmiş ve ben geldiğim ama aslında henüz gelemediğim Odesa’yı görememiştim. Geri döndüm. Ama bu sefer biraz değiştirmiştim haritadaki başka bir yolu gözüme kestirip. Hem de daha yoğun bir trafikte. Aparta varıp bisikleti 2 kilitle kilitleyip odama çıktım. Duş alıp kendimi dışarı attım. “Az yolum var.” dediğim gün toplamda yine uzun km.ler yapmıştım.
Yemek için çok alternatifim olmasına rağmen Ali Baba adında bir Türk lokantası bulup Türk yemeklerinin tadına baktım. Bulunduğum cadde araç trafiğine kapalı, cıvıltılı, ışıltılı bir caddeydi. Uzun uzun yürüyüp çevreyi gezdim. Ama açıkçası düşündüğümden daha yorgundum. Aklımda sabah 9’da orada olmak için sabah 7’de yola çıkmam gerektiği vardı ki kendimce isyan ediyor “Dolmuş mu lan bu.” diyordum. Ben de sanıyordum ki Odesa’da adım başı bilet satılan yerler vardır. Ben de gezip dolaşırken bileti de alırım. Ama öyle olmadı. Kime sorduysam haberi yoktu. Odaya dönünce internetten kontrol ettim. Yukarıda verdiğim adresten kalkış saatini ve Odesa’daki ofislerinin adresini öğrendim. Kendimce, “Sabah 10:00’da bilet alır, 11:00’de kahvaltı yapar, 12:00’da yola çıkarım.” planı yaptım. Yorgunluktan çok da geç olmayan bir saatte yattım.
16-17-18. Gün : Odesa-Chernomorks-Gemi (30/08/2017-01/09/2017)
Mesafe (Km.) : 19,12 km.
Yolda Geçen Zaman : 01:18 saat
Ortalama Hız : 16,60 km/s
Max. Hız : 28,40 km/s
Yükseklik kazancı : 46 m.
Yükseklik kaybı : 46 m.
Min Yükseklik : 18 m.
Maks Yükseklik : 43 m.
Ort. Sıcaklık : 23,0 derece
Sabah için çok kesin ve keskin bir plan yapmıştım. Geceden Odesa’daki bilet ofisinin yerini öğrenmiş ve bir yürüyüş rotası oluşturmuştum kendime. Kahvaltıyı da biletten sonraya ertelemiştim. Telefonumdaki CityMaps2Go uygulamasına gideceğim yeri işaretlemiştim. Hemen aparttan çıkıp hızlı adımlarla hedefime doğru ilerlemeye başladım. Bir yandan da aslında neresi olduğunu bilmediğim için sürekli konumumu kontrol ediyordum. Denize doğru 5 km. civarı yürüdüğümü sanıyorum. Sonunda UkFerry levhasını görünce doğru yerde olduğumu anladım. Saat 09:30 civarıydı. Bilet için geldiğimi söyledim. Yukarı çıkmamı işaret etti kapıdaki görevli. Bir kat yukarı çıktım. Kapısında “Passenger Tickets” yazan kapı aradığım yerdi ama kapı duvardı. Daha mesai başlamamıştı. Kapını önündeki sandalyeye oturdum. Beklemeye başladım. Bu arada bir eleman daha geldi. O da beklemeye başladı. 15-20 dakika sonra gözlüklü, kısa boylu bir adan doğrudan odaya girince “Bu adam buranın ilgilisi” dedim. Ben de sonra gelen eleman odaya girdik. Adam o elemanla daha önceden konuşmuş ve bazı prosedürleri söylemiş olmalı ki önce onun elimdeki evrakları aldı. Evrakları tek tek kontrol etti. Parayı aldı. Saydı. Bir daha saydı. Yazdı, çizdi. Print aldı. Sonunda bilet göründü elinde. Sonunda adamı yanına çağırıp ekranını gösterdi. “Bu bina” dedi. “Oradaki tek bina” dedi. “Buradan dön.” dedi. Eleman da “Tamam” dedi, sonra da gitti. Ben de bu kadar detaylı anlatım karşısında hem memnun olmuş hem de sabırsızlanmıştım. Bir gözüm telefonun saatindeydi.
Dünyanın en önemli işini yapıyormuşçasına özenli ama altı üstü bilet kesen eleman bana “Evet ne vardı?” tadında bakınca hemen “Ticket to İstanbul” diye daldım konuya. Zaten o kadarı da yeterdi. Eleman biraz önceki prosese en baştan başladı. Gemi hangi gemi. Yazdı, çizdi. “88 €.” dedi. Bu para 2 kişilik duşlu, tuvaletli kamarada bir kişinin bilet ücretiydi. Başka da alternatif yoktu. “Tamam” dedim. 100 € verdim. “Olmaz” dedi. “Grivna” dedi. Grivna Ukrayna’nın para birimiydi. Kart mart da geçmiyordu. Adam parayı nakit ve Grivna cinsinden istiyordu. Hemen bozduracağım yeri de söyledi bu kontrol manyağı eleman. Hızlıca gidip parayı söylediği yerden bozdurdum. Döndüm. İşlem kaldığı yerden devam etti. İşlem kısaca parayı alıp pasaport bilgilerimi yolcu listesine kaydetmek ve bileti bana vermekten ibaretti ama adam nükleer silahların kontrol masasında görevliymiş gibi yapıyordu işini. Sonunda o büyük an geldi. Beni de yanına çağırdı. Ekranda bazı resimleri gösterdi. Her resimde durup “Fotoğrafını çek.” dedi. İlk gördüğüm fotoğraf dün gittiğim binanın fotoğrafıydı. Şaşırdım. “Ben dün gittim buraya.” dedim. Adam ciddiyetinden dirhem kaybetmeden diğer fotoğraflara geçti. “Bu yola gir.”, “Bu binaya gideceksin.”, “Burada bekle.” Tüm resimleri telefonuma kaydettim. Sıra zaman konusuna geldi. Dün gittiğim binayı göstererek “14:00’te burada olacaksın.” dedi. “Niye ?” dedim. “Şart.” dedi. “Kesinlikle geçirme. 14:00’te burada ol.”.”Peki gemi kaçta kalkacak ?” diyecek oldum. “Akşam” dedi. “Ohooo o zaman zamanım çok.” diye sırıttım. Adam mevzisinden bir santim geri çekilmedi.”14:00’te burada olman gerekiyor.” dedi. “Saat 14:00’te bilmem kim hanımı göreceksin.” Adamın kararlı tutumu beni benden aldı. Kendime bir hareket planı oluşturdum. Saat 11:00’e geliyordu.12:00’de otelden çıkmam gerekiyordu. Bu bana en fazla 45 dakikalık bir kahvaltı zamanı bırakıyordu. Hızlı hızlı geriye dönüp Ali Baba adlı Türk lokantasında peynir, domates vs. gibi temel kahvaltı unsurlarıyla hızlı bir kahvaltı yaptım. Otele dönüp eşyaları ışık hızıyla yerleştirdim. Kendime gemide giyeceğim kıyafetler için ayrı bir çanta hazırladım. Eşofman altı, tişört vs. yedek bir iki şey… 12:20 civarı pedal basmaya başladım. Dünden yolu ve yolun kalabalıklığını bildiğim için telaşsız ama hızlıca hedef zamandan yarım saat kadar önce olay yerine vardım. Tito’yu düzgünce bir kenara bağlayıp dün geldiğim binaya tekrar girdim. Bileti dünkü elemana gösterdim. “Bayan Bilmemkim” dedim. Yandaki odandan bir hatun çıktı. Biletime baktı. Bir listeye ekledi. “Tamam.” dedi. “Tamam derken ?” bakışı yaptım. “Bekle!” dedi. “Bekle derken ?” bakışı atamadan zamanını da söyledi. “Üçte gel.” Bankonun arkasındaki eleman daha kesin olsun diye bana takvimdeki günlerden “15”i gösterdi. “Haaa 15:00 olan üç” daha bir buçuk saat var ama bana “illa ikide orada ol” demişlerdi. Ama olsun beklerim. Yetişmenin ve işimi bitirmenin verdiği rahatlıkla binanın yan tarafında kafe olarak kullanılan yere gidip masalarından birine oturdum. Önümde bir buçuk saat vardı ve bunu bir şeyler atıştırarak değerlendirebilecektim. Klasik yemeğim olan çorbayı sorunca oradaki eleman “Borç” dedi. Ben de “Tamam” dedim. Bugün içinde şu ana kadar en fazla söylediğim söz “Tamam” olsa gerekti. En çok duyduğuma ise henüz gelmedik.
Çorbayı bekledim. Saate baktım. Çorbayı yedim. Saate baktım. Telefona baktım. Vakit geçirdim. Saat tam 15:00 olduğunda yerimden kalktım. Binaya tekrar girdim. Etrafıma “Hadi artık saat 3 oldu.” diye bakarken bankonun arkasındaki adamın bana doğru geldiğini gördüm. İki elinin ayalarını gördün “No, no.” dedi ve eliyle “4” işareti yaptı. “Dört mü ?” diye şaşıracak oldum ama artık şaşırmamalıydım. Bu, boşa geçirilecek bir ekstra saat demekti. Bu sefer tekrar kafeye gitmedim. Merdivenlerin altındaki banka oturup beklemeye başladım. Telefonu elime alıp yolda çektiğim tüm fotoğraf ve videoları tekrar izledim. Biraz uyuklayıp vakit öldürdüm. Bu arada çevrem de kalabalıklaşmaya başladı. Yolcular çeşitli araçlarla geliyor ve eşyalarını indiriyorlardı. Bir motorcu arkadaşı gördüm. Motoru park edip içeri girdi. Sanırım o da bilet işlerini hallediyordu. Zaman geçti. Saat 16:00’yı vurdu. Bankonun arkasındaki eleman dışarı çıkıp son darbeyi indirdi. “Beş”. Neeeeey ? Ben 13:30’dan beri buradayım ve akaryakıta gelen 3 kuruş 5 kuruş zamlar gibi saat üzerine saat ekleniyordu. Epeyce bir insan toplandı. Niye veya neyi beklediğimizi bilmeden bekliyordum. Bu arada daha sonra adının Suat olduğunu öğrendiğim motorcu arkadaşla muhabbete başladık. Ne de olsa 2 teker kardeşliği vardı serde. Motorunun da plakası 67 olunca “Zonguldak’lı mısın ?” dedim. Değilmiş. Motoru oradan almış. Plakayı da beğenip değiştirmemiş. Tekstil işiyle uğraşıyormuş ve Ukrayna’ya da (bu sefer motorla) iş için gelmiş. Ben de bu turdan ve önceki turlarımdan bahsettim. Motoru ve Tito üzerine konuştuk. Saat 17:00’ye yaklaştığında bir minibüs geldi ve yaya yolcuları almaya başladı. Biz “Ne yapıyoruz ? Nereye gidiyoruz ?” diye sorduğumuzda o sihirli kelimeyi bir kez daha duydum. “Bekleyin.” Bekleyeme devam ettim. Artık motorcu arkadaşla birlikte bekleyenler grubunu oluşturuyorduk. Minibüsün tekrar geldiğini gördük. Yolcuların kalanını da aldı. “Nereye gidiyoruz ?” diye sorduğumda bir sonraki sefer bisikleti de alacağını söyledi. Ben itiraz ettim. “Ben takip ederim.” dedim. Adam itiraz edecek oldu ama benim kararlı görüntüm sanırım ikna etti. Ben ve Suat minibüsü takip ediyorduk. Grubun en yavaşı doğal olarak ben olduğum için şoför hızını bana uyduruyordu. Suat da beni takip ediyor ama motoru o kadar yavaş kullanmakta zorlanıyordu.
Minibüsün girdiği kapalı alanın kapısının önünde durdum. Elimdeki bilet pasaport vs. bilgileri kapıdaki görevliye gösterdim. Listeden adımı kontrol edip beni içeri soktu. Ama Suat giremedi. Sebebi de bu kapının sadece yayaların geçişine açık olmasıydı. Motorlu araçlar başka bir kapıdan liman bölgesine alınıyordu. Kapıdan girdikten sonra minibüsü takibe devam ettim. Rıhtıma kadar gittik. Bineceğimiz gemiyi gördüm. Ama geçip gittik ve limanın içinde küçük konteynırların olduğu bir bölgeye geldik. Yolcular indi. Konteynırdan bozma gümrük ofisinin önünde “beklemeye” başladık. Bulunduğumuz yer tırların alt ve üstünden kontrol edildiği bir noktaydı. Yine o muhteşem anı yaşıyorduk. Topluca bekliyorduk. Biz beklerken bulunduğumuz yere bir araba geldi. Babasının yanında küçük bir kız çocuğu da vardı. Ramazan Bey’le de orada tanıştık. Kendisi Odesa’da yaşıyormuş. Kumaş işiyle uğraşıyormuş. Böylece tırların haricinde taşıt cinsinden üç araçlık bir grup oluşturmuş olduk. Yine bekliyor ve muhabbet ediyorduk. Yaklaşık 45 dakika kadar bekledikten sonra grup hareketlendi. Bir sıra oluştu. Ben kenarda beklemeye devam ettim acele etmeye gerek yok diye. Konteynırın önündeki küçük pencereden pasaport işlemleri yapılıyordu. Sonuna kadar, hiç acele etmeden sıramın gelmesini bekledim. Küçük konteyner penceresine pasaportumu uzattığımda içerideki görevli teyzeden o sihirli sözü bir kere daha duydum: “Bekle !” Beklemeye devam. Suat ve Ramazan Bey’le birlikte bekliyoruz. Bu arada tırları çağırıp kontrole başladılar. Yaya olan grup, bekleyen minibüsle gitti. Biz, mahşerin 3 taşıtlıları kaldık. Beklememize bir anlam veremiyorduk. Etrafta, asker mi, gümrük görevlisi mi, sivil mi olduğu belli olmayan bir sürü insan dolaşıyordu. Tırların biri geliyor biri gidiyordu. Tabi bu kadar hızlı gelip gitmiyorlardı ama benim beklemem o kadar uzun sürdü ki birkaç on tır gelip gitmesi yaşadığımı düşünüyordum. Sonunda etraftaki ne idüğü belirsiz ama vücut yapısıyla “bir şey” olduğu belli olan adamlardan biri el işaretiyle bana o küçücük kulübeyi tekrar gösterince zamanın geldiğini anladım. Hemen gittim. Pasaportu uzattım. Suratsız gümrükçü teyze pasaportu aldı. Ben bu arada bisikletli olduğumu da söyledim. Teyzenin yanındaki adam bana yılışık bir ifadeyle “bike passport ?” diyecek oldu. “Pasaporta ihtiyaç yok üzerinde adım yazıyor.” diye o sırada orada kullanabileceğim en sert tonla tersledim. Suat ve Ramazan’ın da kontrolleri yapıldı. Biz sona kalan tayfa olarak “Gidebilir miyiz?” dedik. Ve nihayet artık feribota gidebiliyorduk.
Kocaman feribotun yanına geldiğimizde hemen giriş kısmında görevlilerin yanına gittik. Bir an önce girip araçları (ben bisikletimi) bırakıp rahatlamak ve dinlenmek istiyorduk. Ama yine düşündüğümüz gibi olmadı. Yine o kelimeyi duyduk. Daha doğrusu Ramazan Bey’le görevliler arasında şu konuşma geçti :
- “Bekleyin.”
- “Niye bekleyelim ?”
- “Önce tırları alacağız. Onlar sabitlenecek. En son sizi alacağız.”
Bize yine beklemek görünüyordu. Bisiklet ve motoru bağlayıp arabada beklemek mantıklı olacaktı. Biz bunu düşünüp arabanın yanında muhabbet ortamına girmişken uzaktan seslindiler. Ramazan Bey görevlilerin yanına gitti. Sonra da gelip müjdeyi verdi. Biz gemiye girebilecektik ama yaya olarak. Tırlar yüklendikten sonra bizi anons ettireceklermiş. Ben yanıma, bir poşet içinde, gemide giymek için kıyafetler almıştım. Biz gemiye girdik ama aklımız (özellikle benim aklım) araçlarda (Tito) kalmıştı. Onları ne zaman alabileceğimiz bilmiyorduk ? Feribotun akşam 21:00’de kalkacağını biliyordum. Bu da 2-3 saatlik bir zamanımızın olduğunu gösteriyordu. Gemiye girdiğimizde tırların yüklenmesi devam ediyordu. Koca koca tırlar kalın zincirlerle zemindeki uygun yerlere sabitleniyordu. Gemi okyanusta (Okyanus = Karadeniz) fındık kabuğu gibi sallanırken tırların hareket etmemesi için bu sabitleme ve gemiye dengeli yüklenmesi çok önemli. Asansörle yukarı çıktık. Çıktığımız yer standart bir otel formatındaydı. Bir resepsiyon bile vardı. Biletlerimizi verdik. Kayıtlar yapıldı. Kalacağımız odaların anahtarlarını aldık. Gemide restoran, kafe vb. de vardı. Hatta küçük bir free shop bile…
Odaya geldiğimde yalnız olacağımı düşünmüştüm ama kapıyı açtığımda içeride birinin daha olduğunu gördüm. İki kişilik odandaki ranzanın alt katında yatan bir arkadaş. Adı Cevdet. Merhabalaştık. Suratından düşen bin parçaydı. Kısa süre sonra da hikayesini öğrendim. Sınırdışı edilmiş. Kendi deyimiyle “Deport yemiş.” Nasıl oldu, ne oldu derken detaylarını anlattı. Ukrayna’da yaşayan bir tır şoförü. Evi, eşi ve çocuğu orada hatta 2 ay sonra da çocuğu daha olacakmış. Birkaç sene önce Kırım’a yük götürmüş. Şimdi Türkiye’den tır getiriyormuş. Polis pasaportundaki Kırım damgasını görünce, oturma izni ve ailesi olmasına rağmen içeri almamış ve 3 sene süreyle sınır dışı etmiş. O da çaresiz aynı gemiyle geri dönüyordu. Ne yapacağını sordum. “Ne yapayım abi ? Kazakistan’a çalışırım. Biraz zaman geçince de hanımı ve çocukları yanıma alırım.” diye cevap verdi. Onun hikayesiyle birlikte, hiç haber olmayan ya da çok az haber olan Ukrayna-Rusya çekişmesi ve Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk ve başka birkaç şehrindeki Rus işgali hakkında da bilgi sahibi oldum. Ruslar, haber olmaması için her türlü haberleşme aracının kullanımı engellemeye çalışıyorlarmış. Hatta GSM baz istasyonlarını bulunduğu kuleleri bile bu amaçla yıkıyorlarmış. Amaçları, Kırım gibi buradaki bir iki şehri de ilhak etmekmiş. Cevdet’in durumu içimi parçalamıştı ama yapılacak bir şey yoktu şu anda. Firması, Türkiye’ye göndereceği bir tırla onun tırını takas yapmasını istemişti. Gelen şoför arkadaşla odada anahtarları değişip birbirlerine gerekli bilgileri verdiler. Ama Ukraynalıların akıl almaz tutumu ve oturma izninin bile kâr etmediği durumlar yurt dışında yaşamanın ne derece zor olduğunu gözler önüne seriyordu.
Saat 21:00 civarında gelen anonsla araçları ve bisikleti içeri aldık. Bir duvar kenarına kilitledim Tito’yu. Artık içim rahattı. Geminin rutinlerine karışabilirdim. 3 öğün yemek veriliyordu gemide. Fiks menü gibi düşünülebilir. Uzun masalarda belirli sayıda insan bir arada yiyordu yemeğini ve masada, o öğünde yenecek her şey biri arada bulunuyordu. Çorbadan çaya kadar…Yemek öncesinde de, İngilizce, Ukraynaca ve Türkçe anonslar yapılıyordu. Anonsla masalara geçiliyordu. Masa numaralarımız da önceden belliydi. Bizler aynı masada grup olmuştuk. Başka bir masada da tırcı abiler. Adanalılar bir arada. Ağızlarda bolca küfür… Aynı masada dünkü Özbek dayı. Bir masada yaya yolcular. Sırt çantalarıyla seyahat eden genç bir ekip.
Tüm günler yatak, yemek, güvertede muhabbet, muhabbetle sebilden çay ile geçti. Günlerden kastım, binişiyle, inişiyle, toplam 3 güne yayılan yolculuk süresiydi. Haydarpaşa’ya varacağımız sabahın akşamında yemekte uskumru vardı diğer yiyeceklerin yanında. Geç vakitte kamaraya geçip yarı uyur vaziyette yataktayken uyumuşum. Gece 01:30’da telefonum çaldı. Arayan Ramazan Bey’di. Gemi boğazın girişine gelmişti. Ramazan Bey de 30 Ağustos gecesi ışıklandırılan 3. Köprüyü görmem için aramıştı beni. Telefonu kapayıp ranzadan aşağı atladığımda midem bir anda ayaklandı. Kendimi tuvalete zor attım. Ama yediklerimi öyle bir çıkardım ki temizlemem 15-20 dakikamı aldı. Balıktan zehirlenmiş olmalıydım. Zar zor dışarı çıkıp elim karnımda manzarayı izledim Ramazan Bey’le. Sonra içeri girdim ama sabahı sabah edemedim. Hem ishal hem istifra…
Gemi yanaştı. Anons edildi. Sabah 05:00 civarıydı. Bar denen yerde topladılar bizi. Polisler geldi. Pasaportlardaki isimleri tek tek okuyup, yüzünü gördüklerinden, salonun giriş kısmına geçmelerini istediler. Yine bekliyorduk. Ama aşağı araçların yanına inmeye izin yoktu. .Bu arada Adanalı tırcılar söylenmeye başlayınca polislerle aralarında gerginlik çıktı. Polis abiler bize, daha fazla “bekletme” vaadinde bulununca söylenmeyi kestiler. Sağ salim gemiden inebildiğimiz vakitte saat 07:30 olmuştu. Arkadaşlarla vedalaştık. Ben bisikletin pedallarına basmaya başlarken midemin kasılmalarını hissedince Haydarpaşa-Bostancı arasındaki son kilometrelerin hiç de kolay geçmeyeceği anlaşıldı. Kızıltoprak’tan sahile yoluna ayrılıp Bostancı sahiline, oradan da eve geldiğimde, toprağı, evimin kapısını öpecek hale gelmiştim. Eşyaları yerleştirip tüm günü dinlenmeye ve kendime gelmeye ayırdım. Bayram için Bursa’da olan eşime eve geldiğimi haber verdim. Şimdiye kadarki en uzun ve en tek başına turumu, “uskumruzede” olsam da tamamlamıştım.
Bu maceranın (da) sonu.